28 Temmuz 2017 Cuma

Gündemler

Mevsimin getirdiği bir rehavet mi desem yoksa başka işlerin peşinde koşuşturmaların neticesi mi bilemedim, yazı yazmak için pek vakit ayıramıyorum. İstemediğimden değil fakat daha önce bir yazının başına oturduğumda ikincisi mutlaka kuyruğuna takılırdı. Şimdilerde gelen giden yok. Sabahları tek başıma yaptığım bisiklet turlarında da yeni bir yazı konusu düşündüğüm söylenemez. Hatta bir adım daha ileri gidersem bundan sonra yazacaklarımın tekrar olacağına dair güçlü bir kanaate sahibim. Zira yarımadada hayat kendi rutini içinde devinip duruyor.

Bugüne değin yazılara dair konular, hep beklenmedik yerlerde karşıma çıkmıştır. Mesela köşedeki Bakkal Ali Abi'nin sigarasından tüten dumanda gizlenmiş ipuçları bulur, aynı dumanla yazmaya başlardım. Ciğerini tezgahına bıraktıktan sonra yakardı sigarasını. Öksürüklere boğulmasını soğuk algınlığına bağlar, arkadaki pencereyi açık bırakan çırağına kızardı...

Aşiyan kıyısında yüzen dubanın üstünde, kanatlarını güneşe sarılmak istercesine açan karabatağın derin iç çekişiydi ilham veren. Balık avlamak için değil de her defasında daha derine dalmaktan hoşlanan balıkçıllardandı kendisi. Suyun altında çıkardığı hava kabarcıklarını kovalar, kendini kurumaya bıraktığında kanatlarından damlayan suların, denizi dalgalandırmasından gurur duyardı. O dalganın en geniş halkasının bir başka karabatağa dokunuşundan mutlu olurdu...

Bazen iç sıkıntısı, buz gibi rakının ilk yudumu bazen de öylesine aklıma geliveren şeylerdi bu günceye konu olan. Ali Abi, karabatak, bisiklet, gitmek, kaçmak...

İşte daha yeni... Bizim için nelerin değiştiğini anlatan bir yazı kaleme almadım mı?. O günden bugüne Yaka'ya biraz daha beton döküldü. Birkaç kişi daha sıklaştırdı safları, çalan korna sayısı arttı. Sıcaklıklar yükseldi, nem sarıp sarmaladı tek tek hepimizi. Mesaimin başında terle hemhal olurken, tam karşımızda koca bir ada halkı öğlenleri uyuyor, şekerleme yapıyor. Bakın sahiden de merak ettim şimdi; acaba neyin rüyasını görüyor karşıdaki herhangi bir Koslu? İnanın bu soru, ekranda açık e-postamda sorulmuş "işi ne zamana yetiştirirsin?"den daha önemli gibi geliyor... Nedeni malum.

Küçük müçük arada bostan(!)la ilgilenmek iyi geliyor. Bu da benim siestam..

Konuysa konu... Bakın üzerinden bir hafta geçmedi ana gündem deprem Bodrum'da. O büyük sarsıntının geldiği an, gözleri büyüyen, kalbi gövdesinden çıkacak denli heyecanlanan, dilim varmıyor ya korkan Hülya'nın yanında değildim. Hep böyle mi denk geliyor bilmiyorum. 99'da Tekirdağ'da askerdim ve yine sevdiklerimden uzak, sakinleşmelerini isteyecek kadar çaresizdim. Elimden başka bir şey gelmiyordu. Yine öyle oldu. Babamın yanında hastanede -öyle korkulacak bir şey yok, sigorta ayakta tedavisini karşılamadığı için bir gece için yatırdılar sadece- refakatçiydim. Aradığımda Hülya, elimden bir şey gelmeyeceğini bildiğinden olacak "seni uyandırmak istemedim." dedi korkusunu bastırarak. Sabaha dek uyumadım. Babamın yanında uzaktan tutulmuş bir nöbetti benimkisi...

Hülya hemen karşımızdaki vadiden gelen sesi duyuyor ve artçıyı tahmin edebiliyor artık.

Tek katlı bir evde oturmak insanı güvnde hissettiriyor. Sarsıntılar ruhumuzu daha fazla sarsıyor o ayrı.

Bugün aşağı pazara indiğimde hala devam eden artçılar konuşuluyordu. Dilden dile bir zincir kurulmuş, her tezgahın önünde deprem konuşuluyordu. Önceden anlaşılmış gibi. En ufak sarsıntıda çıldırmanın eşiğinden dönen teyze, üç gündür arabada uyuyan pazarcıyla hizalanmıştı. Beriki, her zangırdamada kılını kıpırdatmayan eşini şikayet ediyordu, sadece simaen tanıdığı kadına. Simaen tanına kadının da beti benzi atıyor, kazık kesiliyordu ya, onun kimi kimsesi yoktu. Kapı komşusu bile kendi derdine düşmüş kendisine "iyi misin?" bile dememişti. Kulak bu kabarıyor aralarında dolaşırken. Sadece konuşulanlarla değil, yarımadadan gidenlerle azaldığı gözüken pazar mevcuduyla da depremin koca bir coğrafyayı -yıkmasa da- nasıl etkilediği anlaşılıyor.

Her ne kadar pazardan alışveriş yapsakta kendi yetiştirdiklerimizi tüketmek daha keyifli.
Bunlarsa komşu bostandan...

Benim gündemim bambaşka. Hani İstanbul'daydım ya geçen hafta, şu benim Üsküp - Atina Bisiklet Turu için bir tarih belirlemem için son virajdı. Kafamda Eylül'den ve yıllık iznimden 2 hafta çalmak vardı ama bayramı ve takip eden haftayı tur için birbirine iliştirdim. Tabi tura hazırlanmak için gerekli süre daralmış oldu böylece. Belli ki önümüzdeki günlerde bunun koşuşturması ile geçecek. Buraya da not düşeyim. 25 Ağustos Bodrum-İstanbul, 26 Ağustos İstanbul-Üsküp arasını otobüs ile kat edip 27'sinde tekerin dönmesini planlıyorum. Ondan sonra da belirlediğim programa uymaya gayret ederim... Konu yok diyordum bu bile başlı başına yazıda büyük yer tutabilir. Fakat detaylar farklı bir yazıya kalsın.

Bu yılın formaları. Yol boyunca üzerimde pembe mayo olacak.
Mürdüm rengi forma ise yedek. Bu hikayenin parçası olmak isteyen 20 kişi için toplamda 27 forma ürettik.

Sadece şunu söyleyeyim, öncekilerinin aksine bu turu tek başıma yapacağım. Yaklaşık 1000 km'yi Balkan coğrafyasında 10-12 gün boyunca bisikletle geçeceğim. İlla ki kaybolacağım, programın gerisinde kaldığım anlar, yolun beklenmedik sürprizleri olacak. Yağmurda, karanlıkta, uygun olsun olmasın ayak bastığım yollarda sürüş yapacağım. Bazen yolu uzatacak, bazen yerimden kıpırdamayacağım... Bunları bir başkasıyla yapmak çok kolay değil. Eski dostların yol anlaşmazlıkları yüzünden kavga edip, küstüklerini çok duydum, gördüm hatta yaşadım. Ayrıca "Ne kadar kaldı?", "Daha yokuş var mı?" gibi soruları, -ne yalan söyleyeyim- duymaktan hoşlanmıyorum turlarda. Bisiklet demek, kaybolmak, ıslanmak, yorulmak demek. Yoldaşın da buna eyvallahı olması gerek...

Tur nedeniyle vize alacağımdan başka bir gündem de kendiliğinden oluştu. Neredeyse 3 yıl olacak ama bir kere bile karşı adalara gitmedik. Ne Kos, ne Kalimnos, Leros... Oysa Bodrum'da yaşamak demek biraz da oralara gidip gelmek demek. Daha bir yılı dolmamış alt komşumuz Orçun, Kos'a sıklıkla geçiyor mesela. Arkadaşlıklar kurmuş. Bazen sadece basketbol oynamak için orada oluyormuş dediğine göre. Kafa dağıtmaya giden, gündemden kaçan çok tanıdığım var. Hocam Serdar Benli'ye göre yarım saat mesafe sonra medeniyet değişiyor. Gidip görmek gerek. Belki bu vesileyle, üzerine küçük dünyamızı kurduğumuz tepelerden kıyılara inip, denizle ilişkili yeni bir sayfa açabiliriz. Çok ta iyi olur hani...

Kalymnos
Bizim dünyamız bu kadar işte. Küçük, bize yeten, şikayet etmediğimiz.

Bak gördün mü satır satır, kelime kelime buralara kadar taşımışım yazıyı. Konu yok derken farkında olmadan yazmışım da bitirmişim. Rutinin yarattığı daralmayı aşmak ve yazacak yeni bir şey bulmak için en iyisi rüyaya yatmak galiba lakin bu sıcak uyumama izin verir mi bilmiyorum. Herkese serin yaz akşamları diliyorum...

2 yorum:

  1. Her zaman olduğu gibi zevkle okudum.Kalemine sağlık.

    YanıtlaSil
  2. Bende cok begendim. Siz az yaziyormus gibi dusunmeyin yazdiklarinizin ici dolu, icinde hep insan ve yasam var, kendinizden ornekler vererek bir karsi taraf kitlesi de yaratmiyorsunuz. Turkiye'nin 3F i yani (politika-futbol-din) yaziyor olabilirdiniz ama ben daimi bir takipciniz olmazdim...
    Kaleminize saglik, bacaklariniza kuvvet
    ayrica Uskup-Atina isi kulaga cok guzel geliyor
    Selam
    Sakir

    YanıtlaSil