30 Haziran 2017 Cuma

11. Gökova Seferi

Gökova Bisiklet Turu biter bitmez gelen haberle soluğu İstanbul'da alınca tur yazısı mecburen rötar yapacaktı. Haziran ayı babamın yanında, bir kısmı hastanede, birkaç gece refakatte, çokça ofiste, Levent'te ve Mecidiyeköy'de geçti. Vakit buldukça Tura dair notlar aldım lakin insanın eli yazmaya gitmiyor can sıkkın olunca.

Haziran sonu itibariyle Bodrum'a dönünce, tur yazısını (1 ay rötarlı da olsa) tamamlayıp hafızamdaki yerine koymak istedim. Bu süre zarfında bisikletten de uzak kaldığımdan turu yeniden hatırlamak bana iyi geldi doğrusu.



13 MAYIS
Saat 18:00 vurduğunda Olympos'un zirvesinde Zeus'un canı sıkkındı. Zira meteorologlar sürekli ne yapacağını tahmin etmeye çalışıyorlardı. Öyle ki Muhammet Çakan da telefonundan bu tahminlere bakıyordu. Yağmurluğunu kolay ulaşabileceği bir yere koymaya karar verdi. Çantasını kapattı.

13 Mayıs Cumartesi akşamı heyecanla erkenden yatağa girdiğim sırada, Nezih Öget, Misty'yi beslemesi için alt komşusuna anahtar bırakıyordu. Eve çıkar çıkmaz, telefonunu şarja taktı. Fotoğraf makinesinin yarı dolu pillerini değiştirdi. Bir çanta eşyasını sabah Teoman'a verdiğinden kontrol etmesi gereken başka bir şey kalmamıştı. Yıkadığı suluklarını kurumaya bıraktı. O sırada salonunda Wes Montgomery'nin 1965'te canlı kaydedilmiş "Here's that rainy day" parçası duyuluyordu. Nezih de, ben de o an birbirimizden habersiz ama birlikte yapacağımız Bodrum-Muğla turuna hazırdık. Gökova Bisiklet Turu'ndan avans alacaktık.



Teoman Sunay da hazırdı aslında. Bizden bir gün sonra gelecek olsa da bisiklet askısını arabaya çoktan takmıştı ama özenle hazırladığı çantalarını son ana kadar kapatmayacaktı. Dişlerini fırçaladığı sırada ben çoktan uyumuş olmalıyım. Aşağı yukarı 120 km bisiklet sürerek Muğla'ya gideceksem erkenden yatayım demiştim zira.

Levent Sevil de hala ayaktaydı ve üstelik gergindi... Arka arkaya beş dakika arayla iki kez Muhammet ile konuştuktan sonra mutfakta atıştırmalık bir şeyler aradı. Peşinden ayrılmayan Çakıl atıştırmalıklara ortak olmak isteğiyle yanadursun, içeride telefonu bir kez daha çaldı. Neredeyse gün boyu susmamıştı. Yüzünü buruşturdu. Stres dolu günün son konuşmalarını önce Yasemin Hanım'la, peşinden Murat Sevig'le yaptı. Farkındaydı, aslında her sene yaşadığı şey tekrar ediyordu ve geçecekti. An itibariyle durduramadığı gerginliği tur başladığında ilk terle atacaktı ama Gökova Turu'nun başlamasına daha 2 gün, kızının mezuniyet yemeğine 5 gün vardı. O da kendini duşa attı.

Wes Montgomery, "Here's that rainy day" şarkısını sonlandıracağı sırada Olympos'un zirvesinde Zeus'un canı hala sıkkındı. O çatacak bir şeyler araya dursun, meteorologlar kadar Gökova Bisiklet Turu katılımcılarının küçük bir kısmı da bu öfkeli Ege tanrısının ne yapacağını telefonlarına bakıp tahmin etmeye çalışıyorlardı. Birbirlerinden habersiz olsalar da onlar da Muhammet gibi yağmurluklarını kolay ulaşabilecekleri bir yere koymaya karar verdiler. Herkes uykuya daldığında ise dünyaya bir huzur çöktü.

14 MAYIS
Sabah sımsıkı sarıldığım Hülya "çabuk dön!" diye beni uğurladığında saat 7'yi gösteriyordu. İnceden üşüten serinlikle yola koyulmuştum ki erken saatlerin enerjisini seviyorum. Çünkü kendimi daha güçlü hissediyorum. Yokuşları bir bir sararken yolu tekerlerimin altında çiğneyerek uzamak keyfimi köpürtüyor. Yokuş tırmanmayı seviyorum. Rampalara vurup, kan ter içinde zirvede çekilen ilk derin nefes gibisi yok. Yeni kullanmaya başladığım jant ve göbekler sürüş zevkini katmerlendirirken, yolda Gökova Turu'nu düşünüyorum. 4. kez döneceğim körfezi. İlk kez katıldığım 2014 yılından sonra yeniden katılacağımı düşünmezken gittikçe biricik bir şeye dönüşen bu turdan kopamadım. Belki de Gökova'nın kendisi beni bırakmadı, bilmiyorum. Belki Ege'ye kök salmaya başladığım ilk yerin de Akyaka olmasından kaynaklanıyordur.

Uzun yıllar deniz, kum, güneş tatili yapmaktan sıkıldığım an kendimi burada bulduğumu biliyorum. Özellikle son yıllarda tatillerimi Akyaka'da planlıyor ve çevresinde 2 saatlik yol alabileceğim bir çemberin içini dolaşarak geçiriyordum. Bütün gün yatmaktansa coğrafyayı tanımak, çevreyi gezmek beni daha çok mutlu ediyordu. Sanırım içine bir amaç koyduğunuzda hayat daha anlamlı oluyor. Zaten yatmak amaç olamaz, öyle değil mi?

Bu Akyaka tatilleri bir nevi kuluçka sayılabilir benim için. Zira Ege'ye yerleşme fikirleri Azmak kıyısında filizlenmişti yıllar yıllar evvel. Buna dair bir şeyler yazmış olmam lazım bir yerlere. Lakin bizi Güllük'te karşılayacak Atınç'ın hazırladığı kahveyi soğutmak istemedim.

Atınç'ın kahvelerini içtikten sonra yola koyulduk. Fotoğraf: Nezih Öğet

Atınç da bizim gibi kapağı Ege'ye atmışlardan. Aşağı yukarı bizden bir yıl sonra Bodrum'a taşındı. Hiç bir şey söylemese gözlerinden okunan huzuru çok şey anlatır. Buluştuk, yüzü gülüyor, kahvesi acı, muhabbet şahane. Nezih Abi gelene dek lafladık. Sonrasında bizi Milas yokuşu başında uğurladı Atınç.

Koru'dan Milas tırmanışı leblebi çekirdek. Boğa'yı sarmak ise bir nevi meydan okuma. Hava sıcak, eğim sabit, mesafe uzun... Bize 3 molaya mal olan yokuş ile kendimizi bir saatte 715 metreye anca attık. Zirvede durumumuz hala iyiydi. Daha önceki yıllarda zirveye ben değil posam çıkıyordu. Fakat her yokuş hem hep tam zamanında biter hem de zirvesinde bir ödül barındırır. Bugüne dek beni hiç yanıltmadı.

Bodrum'daki ikili uzun turlarımı hep Nezih abi ile yaptığımı farkettim.
Bu, kendisiyle yaptığım 400. km filan olmalı kabaca.

94. km'de vardığımız Bozöyük Pınarbaşı Restoran'da bir duble rakı fikri Milas zirvesinin yeni motivasyonu diyebilirim. Zira Pınarbaşı'na vardığımızda da enerjimiz yerindeydi. Nezih Abi ile birlikte sürmek bu uzun yolu neredeyse yarı yarıya kısalttı. O bir duble rakı ile de benim için Gökova Bisiklet Turu resmen başlamış oldu.

Muğla Kışla Parkı buluşması. Formalar fena durmuyor hani... Fotoğraf: Carraro arşiv
Gökova Bisiklet Turu çok özel bir tur. Fotoğraf: Carraro arşiv

Şimdi müsaadenizle tura biraz kuş bakışı bakmak istiyorum. Olympos’un tepesinde, kudretli Zeus'un yanından, toplanmaya başlamış birkaç cılız bulutun üstünden... Sıcak havayı takip edip, Gökova üzerinden küme küme geçen kuşların arasından aşağıya bakmalıyım... Biz rakımızı içeduralım, katılımcılar da geledursun, tur organizasyonu, son dakika gollerini çıkarmaya çalışıyordu. Ne gibi? İzni aylar önceden alınmış, ilk gece konaklanacak yerin yetkilileri, tur başlamadan bir gün evvel "giremezsiniz!" diyorlardı. 2. akşam kalacağımız Aktur'da organizasyona gösterilen kamp alanında duş yoktu. Levent Sevil nezdinde tüm organizasyon ekibinin gerginliği anlaşılır bir şey. Aynı anda birkaç telefon edildiğinden eminim. Sesler yükselmiştir hatta. Daha üst makamlar aranmış, hatırlı kişilere mesajlar atılmıştır. Tur organize etmek kolay değil. Muğla Bisiklet Derneği'nin bu tip krizleri yönetmekteki becerisini taktir etmek gerek. Zira kendilerine kalp krizi geçirtecek bu problemleri neredeyse hissettirmeden halletmek için çok uğraştılar.

Bunun dışında Gökova Bisiklet Turu, son 3 yıl katıldığım gibi Muğla'dan başlayıp, Akyaka Marmaris'i takip eden, Datça'ya oradan feribot marifetiyle Bodrum'a geçtiğimiz ve sonunda Ören üzerinden yine Akyaka'da tamamlanacaktı. Katılımcı sayısı da üç aşağı beş aşağı aynıydı. Lakin hiç bir şey daha önce katıldığım gibi olmayacaktı.

16 MAYIS
"Sayın Vali'm, Sayın Vali Yardımcım, Sayın Kaymakam'ım, Sayın Belediye Başkanım, Sayın..." protokol konuşmaları uzadıkça zaman kısalıyor, Levent Sevil parmaklarını çıtlatarak zamanı hızlandırmaya çalışıyordu. İçinden "Bir an evvel başlasa şu tur!" diye geçirirken aynı anda tüm katılımcıların aklından geçenleri de okumuştu sanki. Zira şu ana dek yaşadığı tüm stresi sele tepesine çıkınca atacak ve pedal bastıkça ardında bırakacaktı. Körmen yokuşu tepesine vardığında ise tüm o gerginliği gözden kaybolacaktı.

Tur öncesi herkesin keyfi yerinde gözüküyordu. Fotoğraf: Carraro arşiv
Bistrolar yetmezse biz de yer soframızı kurarız. Fotoğraf: Nezih Öğet
Levent Sevil, turun başladığını ilan eden konuşmasını yaparken. Fotoğraf: Carraro arşiv

Her zaman olduğu gibi yola toplu çıkıldı. Körmen'in başına da toplu gelindi ama rampa ile birlikte grup uzadı. Grup uzayadursun Nezih Öget deklanşöre basmaktan geri durmadı. Hem şakır şakır pedal çevirdi, hem fotoğraf çekti, hem de katılımcılarla konuştu durdu. Neredeyse tüm kış bisiklete binmemiş Teoman Abi de uzayan grubun arkasındaydı. Ağır ağır pedal bastı. Körmen bittiğinde nefes nefeseydi ama yaşadığı en büyük mutluluklardan birini yeniden yaşıyordu. Bir gece evvel, Levent Sevil'e "İyi ki varsınız!" derken bu mutluluğu işaret etmişti. O mutluluk da bir gülümseme oldu yüzlerde.

Teoman Abi'nin tur boyunca ayağı yere değmedi. Fotoğraf: Carraro arşiv

Teoman Abi ile Sakar'ı inmeden evvel buluşacaktık. Zira herkesin toplanması için bekleyecektik. Çünkü Sakar, sakarlığı affetmeyen bir iniş. Nereden mi biliyorum? Evvelden katıldığım 3 sefer de hep bir kazaya sahne oldu da ondan. Turdan birkaç gün evvel Sakar inişi sırasında yaşanan bir minibüs kazası da inişi dikkatli yapmamız konusunda bir uyarıydı. Tüm dikkatlere rağmen Akyaka'ya vardığımızda yine bir düşme haberi aldık ne yazık ki...

Gökçe rampası öncesi yüzler gülüyor. Fotoğraf: Nezih Öget

Akyaka'da yemek ve Azmak gezisi ile birlikte kendimizi Gökçe rampalarını tırmanırken bulduk. Dedim ya rampaları seviyorum diye, ağır ağır yükseldikçe Gökova'yı başka bir açıdan görme şansını yakalıyorsun. Bu, bizimle aynı anda rampalara vurmuş hızlı otomobillerin fark edebileceği bir şey değil. Zamanla yarışmak gibi bir derdimiz yok. Grubun önünde Nezih Öget, arkasında Teoman Abi Marmaris rampalarına vurduk kendimizi. Levent Sevil ise arada bir yerlerde günün bilmem kaçıncı telefon görüşmesini yaptı bisiklet tepesinde. Kimsenin neler konuştuğundan haberi yoktu.

Tıpkı 300 kişilik bir bisiklet grubunun yavaş hareket etmesi gibi toplanıyordu bulutlar. Henüz güneşi örtecek kadar değillerdi ama yine de molalarda bir ihtimal olarak konuşmalara konu oldular. Marmaris Günnücek kampında daha çok katılımcının yağmur konuştuğunu işittim. Galiba biz de çağırmaya başlamıştık artık.


17 MAYIS
Kahvaltının ardından Marmaris kıyılarını dolaşan tek tük İngiliz, önlerinden geçen bisikletli grubu hayranlıkla süzdüler. Çalıştığı boş otelinin önündeki çimenliği sulayan Umut kendisine selam veren Teoman Abi'yi selamladı. Ahmet Mumcu ise boş tesislere bakıp "Yazık!" dedi içinden. Zira Mayıs'ın ikinci yarısı sezon hala açılmamıştı beldede...

Bu yıl yemekler çok zengindi. Fotoğraf: Carraro arşiv.
Turun en sevdiğim yanlarından biri kuyruklar. Kuyruk arkadaşlığı diye bir şey var. Fotoğraf: Carraro arşiv.

Asparan'ı çıkmadan evvel Levent Sevil yeni bir kaza haberini verdi. Sabah yanında kahvaltı ettiğimiz güzel kızdı düşen. Tura devam edemeyecekti. Kalan 301 kişi ise devam etti. Hep beraber başladık Asparan'ı sarmaya. Vites sesleri, çıkırtılar, nefes sesleri arasında grup uzadı. Bulutlar da peşimize takıldılar küme küme. Yerde ve gökte uzun bir iz olduk. Turun kimyası değişiyordu.

Balıkaşıran'a çeyrek kala. Fotoğraf: Carraro arşiv

Yol bizi Datça yönüne çevirdiğinde saatler öğleni vurdu ki bu öğle yemeğinin ardından Balıkaşıran'ı tırmanacağımızın da habercisiydi. Balıkaşıran, zirvesinde Ege ve Akdeniz'i sağlı sollu izleyenlerin başında bir taç konduruyor her defasında. Gittikçe daha iyi tırmanıyorum. Geçen bayram tersten de çıktım tepesine. Tek başıma olsam da zirvede yenecek elmayı yanıma almayı unutmamıştım. Bu defa elmanın yanında bira da vardı. Hem de buz gibi... İnceden bir esinti, arada güneşi örten minik bulutlarla tırmandım. Abartmış olacağım ama neredeyse terlemeden çıktım.

Balıkaşıran hatırası. Fotoğraf: Umut Dayıoğlu

Bulutlar göğü kapladığında akşamüstüydü ve yağmurdan kaçış yoktu. Bulutlar büyüyüp yere yaklaşırken, çadırımı korunaklı bir yere kurdum. Nezih Abi, çadırının tepesini örten şapkayı unuttuğundan haberi var mıydı bilmiyorum. Teoman Abi sahile daha yakın bir yere atmıştı çadırını. Tam bu sırada Muğla'da mezuniyet hazırlıkları tamamlanan mekan misafirlerini bekliyordu. Yüzlerce öğrencinin mezuniyetini kutlayacağı geceye katılacaklardan biri de Sude idi ve babası Levent Sevil kızının kavalyesi olacaktı. Herkesin birbirini tebrik ettiği, şakalaştığı, sohbet ettiği mezuniyet gecesi sürerken, tüm gün bisiklet kullanmış Gökova Bisiklet Turu katılımcıları çadırlarına girmişlerdi bile. Denizin üzerinde bir yerlerde, bulutların içinde ışıklar çakıyordu...

Aktur'a varış. Fotograf: Carraro arşiv

Sabaha karşı 3 gibi başladı yağmur. Ara ara uyanıp çadırı kontrol ettim. Aynı anda dışarıda çadırının yerini değiştirenler, kapalı alana geçmeye çalışanlar vardı. Gökyüzü ışıl ışıl, gürültüsü ürkütücüydü. Tıpkı benim gibi uyku matı içine iyice gömülenler oldu illaki. Dışarıdaki sesleri dinlerken uyumuşum.

18 MAYIS
Pazar tezgahlarının üzerine kurulmuş çadırlar, altlarından dere gibi akan sudan korunmak içindi. Eşyalarını sahilde kurutmaya çalışanları gördüm. Tişörtlerini, çoraplarını sıkan, telefonu ıslanıp çalışmayanlar geceden bahsediyorlardı. Çadırı tepeden su alan Nezih Abi, sabaha karşı ahşap bir takı standının içine kaçmayı başarsa da çok ıslanmıştı. "Hasta olmasam" bari dedi karşılaştığımızda. Eşyalarının derdine düşen herkes gibi organizasyon da gafil avlanmıştı ama yine de küçük bir rötar ve yeni düzenlemeyle kahvaltı hazırdı.

Biraz nemli, epeyce üşümüş olarak Bodrum'a doğru yola çıkıldı. 2 saatlik feribot yolculuğun ardından karaya ayak bastığımızda bisikleti kamp alanında bırakıp, Seçkin sayesinde eve attım kendimi. Sonradan öğrendim ki pek çok katılımcı akşam kamp alanında kalmak yerine çevre otellere yer ayırtmış. Herkesin dinlenmeye, eşyalarını kurutmaya ihtiyacı vardı zira.

19 MAYIS
Turun bir bölümüne eşlik etmek üzere akşamdan hazırlanan Seçkin erkenden uyandı bu sabah. Bisikletini aracının askısına astı. Gürece'den Bahadır'ı almak üzere yola çıktığında Bahadır çoktan hazırdı bile. Çayını içerken gözü dalacak denli vakti vardı. Telefonu çalana dek çiğnedi ağzındaki ekmeği. Bu sırada ben de dün gelir gelmez yıkadığım çadırımı topladım hızlıca. Hava güneşli ve sıcak. Tıpkı benim gibi evinde uyumayı tercih eden Nezih Abi de hasta kalkmamıştı yataktan. Ayak ucuna kıvrılmış Misty'nin keyfini bozmadan ayaklandı. Çantasındaki ıslak eşyalarını kirli sepetine attıktan hemen sonra giyinip kamp yerine pedalladı. Başından beri pedal bastığı turu bugün noktalayacaktı. Zira akşam için bir iş çıkmıştı. Teoman Abi de yüzünde gülümsemeyle uyandı. Kamp alanında kalmıştı. Bahadır ve Seçkin gelip beni aldığı sırada çadırını topluyordu dikkatlice. Aynı anda Levent Abi de Muğla'dan yola çıktı. Sivil kıyafetlerini giymişti sabah. Bisiklet binmeyecekti. Belki de benim duyduğum huzuru duyuyordu, bilemem. Zira en baştaki stresten eser kalmamıştı artık.

Antik tiyatroda kameralara yakalanmışım! Fotoğraf: Carraro arşiv

Kahvaltının ardından tur katılımcılarının Bodrum Antik Tiyatro'daki toplu çekimi, güneş altında işkenceye dönüşürken, oturduğu yerde terden ıslanan bir katılımcı "Bundan sonra yağmaz!" diyordu. Ne var ki Zeus bunu duydu.

Usul usul Yokuşbaşı'na tırmanmaya başladık. Önden muhabbet ede ede yemeğe yetişelim derdindeyiz. Zira Çökertme sahiline inilecek. Ön gruptaki yerimizi aldık. Yokuşla bir kez daha uzayan grubun içinde Teoman Abi temiz bir tırmanış yaptı. Yalı'ya vardığında bir kahve molası veren ekibe dahil oldu. Orta istedi, az şekerli bir kahve geldi. Olsun. Bunun üstüne yağmur yağmaya başladı. Yağmurun geçmesini bekledi diğer oturanlar gibi. Tam da bu sırada Bahadır ve Seçkin ile birlikte Teoman Abi'den 6,6 km uzakta çayımızı bitiriyorduk. Grubun arkası yağmura yakalandı haberi geldi. Seçkin geri dönecekti, vedalaştık. Bizi kovalayan bir bulut olduğunu düşünüp bisikletlere bindik. Oysa tam karşımızda, Mazı rampalarının tepesinde zifiri karanlık bir bulut duruyordu. O kadar karanlıktı ki, bizi bir hamlede yutabilirdi.

Aynı anda Bodrum'da turun son gününe katılmayı isteyen Ebru hazırlıklarını tamamlamış, aracını yüklüyordu. Bodrum'da yağmasa da yağmurun getirdiği serinliği hissetti. Grubu akşam Ören'de yakalamak üzere yola çıktı. O an ilk düşündüğü arabasının Akyaka'ya nasıl transfer olacağıydı. Bu soruya biraz sonra Levent Sevil "Şoför illa ki buluruz!" yanıtını verecekti.

Çökertme'ye iniş yağmur altında başladı. Yağdı, yağdı, gürledi. Kuş gibi tuttuğum frenlerin üzerinde ellerim çok üşüdü. İnişin, göğsüme vurduğu rüzgar içimi titretti. Hareket edemiyor olmak, kayan tekerler, düşme endişesiyle uzun inişi tamamladım. Çökertmeye vardığımda benim gibi titreyen bisikletçilere katılıp, içimizi ısıtacak yemeğin gelmesini bekledik. Arkada kalan grup ise tek damla ıslanmadan yemeğe yetişti. Formamı bisikletin önüne astım. Hiç bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum derken az sonra beterin beteri olduğunu anlayacaktım.

Çökertme'de yeşilliklerin içinde titrerken. Fotoğraf: Muhlis Dilmaç

Yemekten sonra hava açmış, son 25 km'lik bir yol bizi bekliyordu. Önden yola çıkanlara yetişmek üzere oyalanmadan bisiklet tepesine bindim. Grubu arabasıyla takip eden Osman Alp o kuru formayı vermese belki de günün son bölümü bir işkenceye dönüşecekti. Ören girişindeki terk edilmiş benzinlikte gelenleri sahile yönlendirmek üzere beklerken, önden kaçanların kim olduğunu ve benzin istasyonunun önünden yükselen rampaya vurduklarını düşündüm. Ören'deki yerini almış Levent Sevil hadi artık gel demese pıtır pıtır yağan yağmura bir kez daha yenilecektim büyük ihtimal. Köşe nöbetini organizasyondan bir başkası aldı diye biliyorum. Almamışsa geride kalanlar o sinsi yokuşu tırmanmak durumunda kalacaklardı.

Çadırımı yağmura karşı güvenli bir yere kurduktan sonra ilk yaptığım üşümüş bedenimi denize sokmak oldu. Aynı anda Levent Sevil geleneksel son akşam yemeği için hazırlıklarını tamamladı. Turun destekçisi, sponsoru Carraro Bisiklet sadece ismiyle değil, tüm üst düzey yöneticileriyle turda olduklarından ve inanılmaz çalıştıklarından bu son akşam yemeğinin davetlileriydiler. Biz ne yaşadıysak hepsi aynını tattılar. Islandılar, çamura bulandılar, Sakar'ı indiler, Mazı rampalarını tırmandılar... Bu sofra onlara nazik bir teşekkürdü. Levent Sevil şık bir kıyafet giydi. Teoman Abi, omuzlarına bir sweatshirt aldı.

Çoraplarım ıslaktı yenisini alayım istedim. Benim bisikletimde ıslak kıyafetlerim asılı olduğundan Teoman Abi'nin bisikletine binerken ıslak terlik adımımı atar atmaz pedaldan kurtuldu, bedenim kurtulan ayağımın üstüne yattı. Ayağım, pedalın üzerinden sapanla fırlatılmış denli yere vurdu.

Akşam duyduğum ağrıdan, her zaman içtiğimden fazla rakı içtim sofrada. Çok konuşmadım. Son gün bisiklete binebilir miydim bilmiyorum ama bir ihtimal Ebru'nun arabasını transfer edecek şoför de olabilirdim. Çakır keyif uyudum.

20 MAYIS
Şiş ve mosmor parmağıma bakan 2. doktor da çatlak olabileceğini söylerken çadır yeri toplanıyordu. Buradan Milas'a dönecek kimi katılımcının vedalaşmalarını izledim. Ne güzel insanlar bunlar? Yeni arkadaşlar, güzel dostlar... Telefonlarını paylaşanlar mı dersin, foto çekenler mi? Ne güzel insanlar! Onları izlerken bisikletimi Ebru'nun arabasına astım. Anahtarı teslim aldım. Bu sırada bir kısım katılımcı Alatepe'ye tırmanmaya başlamıştı bile.

Nezih Abi dün gece Bodrum'da kim bilir nerede çalmış, nerede söylemişti şarkılarını. Uyuyor olmalıydı. Misty belki yine ayak ucunda yatıyordu. Turu tamamlayabilseydim, birlikte yaptığımız yolu geri dönecektik. Böyle düşüncelere daldım işte Ören'in çıkışında gelen bisikletçileri yönlendirirken. Zaten bir zaman gelecek yaş el vermeyecek mecburen ineceğim bisikletin tepesinden. Direksiyon başında su yetiştirir, yokuşu tırmanamayanları süpürürüm, fena mı? Bu turda illa ki görev alırım.

Akbük'te vedalaşma... Seneye görüşmek üzere Fotoğraf: Carraro arşiv

Bu arada Akbük'e varanlar olmuş bile. Vedalaşma noktasında denizde yüzüp bekliyorlardı arka grubu. Yüzleri gülüyordu ben vardığımda belki biraz da hüzünlülerdi. Belki de benim gördüğüm, kendi içimde duyduğum hüzündür. Levent Sevil katılan, destek olan, yardım eden herkesi alkışlıyorum dediğinde kopan alkışla kendime geldim....

Son 25 km. istikamet Akyaka!

17 Haziran 2017 Cumartesi

İstanbul'a haziran çıkarması

Tüm kalbimle inanıyorum ki bu güzel şehir, ona hangi rengi, hangi kokuyu, ismi, mevsimi yakıştırırsak yakıştıralım başında gri bulutlarla olmayı seviyor. Gözlerimi kapattığımda, kulağında inci denli su damlaları küpe, boğaz boyunca üfleyen rüzgarla dans ettiğini görüyorum. İçinde yaşayanlara inat İstanbul öyle mutlu ki. Bizler yaz gelmedi diye hayıflana duralım, o, sonbahara sımsıkı tutunmuş adeta. Kendimi “İstanbul’da sonbahar”ı mırıldanırken yakaladım. Koca şehir, gözlerimin önünde şiirsel bir zarafetle, bu şaşkın mevsimin tadını çıkarıyor. Bana da bunu yazmak düşmüş demek ki. Varsın yaz gelmesin...



İnsanlar "Yaz neden gelmedi?" şaşkınlığı yaşayadursun İstanbul’a gelişimin üzerinden 3 hafta geçti bile. Öyle görünüyor ki Haziran sonuna dek İstanbul'da kalmaya devam edeceğim. Daha şimdiden Bodrum'a taşındığımdan beri en uzun İstanbul seferimi yapmaktayım. Eğer şirazesi şaşmış mevsim dayanabilirse bu güzel şehir ay sonuna dek katlanabileceğim zamanı bana tanır. Bu sefer İstanbul benden yana...

Tabi İstanbul'a neden geldiğim sorusunu yanıtlamalıyım zira daha evvel mızmızlanarak bahsettiğim diğer seferlerinden hatırı sayılır bir farkı var. Normalde bu yazı Mayıs'ta 4. kez katıldığım Gökova Bisiklet Turu'ndan bahsetmeliydi. Fakat hayat beklenmedik senaryolar koyabiliyor insanın önüne. Mayıs sonuna doğru gelen telefonda kardeşim, babamın ameliyat olması gerektiği haberini verince aldığım derin bir nefesi, İstanbul’a gelene dek tuttum.

dd n bro
Babam hep olduğu gibi çizimlerimin de kahramanıdır. Diğer kahramanım da elbette kardeşim.

İstanbul'da çektiğim ilk video. Zaten Bodrum'daki kadar kayıt yapamadım.

Görünen o ki doktorlar, akciğer zarına tutunmuş pirinç tanesi kadar lekelerden şüphelenmişlerdi. Takip ederek zaman yitirmek yerine, henüz oraya buraya atlamamış, başka bir yere bulaşmamış bu lekeleri, akciğer zarıyla birlikte almak istiyorlardı. Kendininkinden bağımsız başka doktorlardan da benzer şeyler duyunca ameliyatın kaçınılmaz olduğunu ikna olduk. Zira zor bir operasyondu. Alınan karar hızla uygulandı.

with my father
Makamında

Başta babam olmak üzere tüm aile yaşamın yeni bir virajındayız ve hayat, sonrası için bize başka bir senaryo yazıyor. Nerden mi biliyorum? Çünkü beni Bodrumlu yapan süreç de bir sağlık problemiyle başlamıştı. Bir sürü şeyden vazgeçmiştim. Alışkanlıklarım yenileriyle yer değiştirdi. Hayallerim, beklentilerim, hayata bakışım, çalışma biçimim, yeme içme alışkanlıklarım, aklınıza ne geliyorsa hepsi ve sonunda da yaşadığım şehir değişti. Şimdi de babam o noktada. İlk olarak çocukluğundan beri severek yaptığı mesleğini bırakmak durumunda. Başımıza kötü bir şey gelmeden hareket edemiyoruz ne yazık ki... Yoğun bakımda kaldığı ilk akşam babamın rahatsızlığına bakıp kendi yaşadıklarımı ne çabuk unuttuğumu düşündüm.

Babam ameliyatın ertesi günü odaya alındığında doktoru planlanandan erken taburcu olacağını müjdeledi. Bu hepimizi iyi hissettirdi doğrusu. Bodrum'da haberini aldığımda tuttuğum nefesi işte o an bıraktım. Zira yanında kaldığım birkaç gece, çektiği ağrıların şiddetini, sessizce annesine seslenmesinden anlamış ama bir şey yapamamıştım. Sadece saçını okşayıp "geçecek" diyebildim. Aslında an gelecek ve her şeyi unutacağını fısıldıyordum farkına varmadan.

Ne demişti Sema: "Unutmak şifadır…" Babama geçmiş olsun demek için aradığında, eski eşimle konuştuk. Boşuna "insan, nisyanla maluldür" denmemiş. Her uykuya geçiş öncesi bunu düşündüm. Arada geçmişte aldığım notlar, yazılar veya çizimler dahi hafızamdan siliniyor demek. Dönüp bakmasam hepten kaybolacaklar görünüşe göre. Kaldı ki insan tekrar tekrar unuttukça hatırlaması da güçleşiyor ve üstelik bu duruma alışıyor. Kabul ediyorum ki unutmaya programlanmış olmasak yaşamak çok daha güç olurdu. Hayatın bir köşesinde takılır kalır, yerimizde sayardık. Mesela, kimseyi affedemezdik. Diğer taraftan unutamadığımız güzelliklere, anılara takılıp hayattan tat alamazdık. Vesaire vesaire... İyi ki unutuyoruz diyerek uykuya daldım her gece.

Babam, vaziyetin eş dost tarafından bilinmesini istemediğinden olacak, şehri örten bulutlar bir taraftan da bizi gizledi sanki. Aralıkla da olsa inceden bir yağış, yağış serinliği, esintiler, üşümeler, üzerini örtmeler var. Hepimizden gayrı, başta da dediğim gibi şehir durumdan memnun, hala mevsimin tadını çıkarıyor. Bizim için bu iklim asıl ziyaretlerin başlamasıyla değişti dersem yalan olmayacak sanırım. Kötü anlamda söylemiyorum. Zira her ne kadar babam istese de gizlilik, hele ki konu sağlıksa inandığım bir şey değil. O yüzden ziyaretlerin artması, gelen gidenin olması o kara bulutları dağıtmaya yetiyor. Zaten babamın lafıdır; “En büyük ibadet muhabbet” Eh! hayat dediğin de muhabbetle geçer. Dolayısı ile “İyi gördüm seni!”ler, “Maşallah!”lar, tahtaya vurmalar, adını telaffuz etmekte zorlandığım ilaçlardan daha etkiliydi bana kalırsa. Nitekim 4. gün sonunda direnleri, 5. gün de epidurali çıkardılar. 6. gün akşam taburcu edildi. Yağmur da dinmişti.

cokas
Cokalar
İstanbul'da bulunduğum süre saniye saniye uzayadursun artık evimi, dostlarımı, bisikletimi, akşam rakısı, bostan ve her dakikasını hediye saydığım Bodrumlu hayatımı özledim. Her ne kadar kendimi şehri kaosunda boğan kalabalıktan uzak tutsam da koşuşturmalar, aynı anda birkaç yerde olmama çaresizliği, zihinsel meşguliyetler epey yordu beni. Normalde dalından dut yiyecektim bu aralar, sabah turlarına mayomla çıkacaktım. Hülya ile ev rakısı içecektik verandada. Yeni hayaller kuracaktık. Ana derdimiz su kesintilerine karşı alınacak tedbirler olacaktı. Tıpkı 2 sene sonra kışın sadece soba ile geçirilebileceğini keşfettiğimiz gibi. Küçük bostanımızı büyütüp tamamen kendi ürettiğimiz sebzeleri tüketme yoluna düşecektik. Gerçi dönünce tüm hayatımız yine bu saydıklarımdan ibaret olacak. Sağlıklı olan da bu. Kalabalık metro yolculukları, sıkışık trafik, mutsuz yüzler, şiddete meyil, yazın gelmemiş olmasına duyulan boş şaşkınlık vs gibi dertten sayılmaz dertler geride kalacak. Bu dünyada tek görevimiz sağlığımızı korumak, başka bir şey değil… Sahiden.

Görünen o ki serin hava hatta yağmur devam edecek İstanbul’da. Şehrin umurunda olmayacak ama dönmeden hemen önce finali Asmalı Cavit’te yapacağız Hülya ile. İllaki birileri de yanımızda oturur, kahkahalar atarız rüzgarın geldiği yöne. Yaşar'a kaldırırız kadehleri... Sağlığınıza.