4 Nisan 2017 Salı

Köşe başlarını tutanlar -2-

Başlığa 1 rakamını koyunca ister istemez devamı geleceği ilanını yapmış oluyorsun. Gelmeliydi de zira bizi Bodrumlu yapan sürecin, sadece benim yaptıklarım, Hülya'nın fedakarlıkları veya yatırımlarımız vs ile açıklanamayacağını daha önce yazmıştım. Ne kadar hayal kurarsanız kurun, ne kadar iyi fırsatları yakalamış olursanız olun hiç bir şeyi tek başınıza yapamıyorsunuz. İlla ki birileri sizin hiç düşünmediğiniz kapıları açıyor, hiç bakmadığınız yönlere dikkatinizi çekiyor. Hayatımda köşe başlarını tutan bu insanları güncemde anmak, adlarından bahsetmek gerekiyordu. Elbette hepsinin adını kısa kısa da geçirsem bir yazıya sığmayacaklardı. İlkini daha önce yayınladığım yazının ikincisini de şuraya koyayım dedim. Şimdi kaldığımız yerden devam etme zamanı.

Tabii bir giriş yapmak gerek. Hele ki gittikçe birbirimizden koptuğumuz iyice yalnızlaştığımız bu zamanlarda. "Seni mutsuz eden, fesat, art niyetli, mutsuz, iki yüzlü vs insanlardan uzak dur!" gibi beylik sözlerin, hayatı iyi kılacağı düşünülen reçetelerin saçma ve işe yaramaz olduğuna her zaman inandım. Zaten otomatik olarak anlaştığımız sevdiğimiz insanlarla vakit geçiriyoruz. Zaman değiştikçe, biz değiştikçe anlaştığımız sevdiğimiz dostlarımız da değişiyor. O yüzden insanları hayatımdan çıkarmaya, bir kalemde silmeye gerek duymadım bugün dek. Tıpkı onlar gibi benim de başkasının hayatında kalacağım bir zaman var. Sonra yokum. Elbette küstüğüm, konuşmadığım insanlar benim hayatımda da oldu. Lakin 45 yıl boyunca bu insanların sayısı 2 elin parmağını geçmemiştir. Üzülerek izliyorum ki artık kendi içine kapanık, kimseyle anlaşamayan, kimseyi istemeyen varlıklara dönüştük. Bir sürü arkadaşımız olduğunu sanmakla birlikte ilk fikir ayrılığında onları bir kalem de silmekten övgüyle bahsedecek kadar hadsizleştik. Hayatlarımızdan insanları bu kadar rahat çıkarabiliyorsak yalnızlığa koşar adım gittiğimizi de görebiliyor olmamız lazım. Sonra ben niye yalnızım denmesin... Hep haklı nasıl olunabilir ki? Sosyal medya arkadaşlıklarını bu konudan ayrı tutuyorum. Birebir sınanmayan arkadaşlıkları arkadaşlıktan saymamak gerek. Onun adı daha çok takipçilik...

İnsan var insan var... Mesela yeni taşındığımız zamanlar "Mutluyuz!" dediğimde "Dur daha erken bekle hele!" diyen arkadaşlarımızı hatırlıyorum. Bizi çok iyi tanıdığı, nasıl yaşadığımızı bildiği ve bu zamana hangi koşullarda geldiğimize şahit olduğu halde hala her şeyi ekonomiyle tartanlarımız var. "Mutlu ol ama bizi bari mutsuz etme" demekten geri kalmıyorlar. Sayemdeciler var mesela. Tanıştırdığı kişiyle iyi anlaşmışsan bunu zırt pırt hatırlatanlar gibi. "Sizi ben tanıştırdım ona göre ha!...", "Ben olmasan onu yapamazdın...", "Hatırlatırım, benim sayemde bu sonucu aldın!"... Var olsunlar, onlar da başımın tacı. Fakat yaşamımın köşe başlarını tutmaktan çok uzaklar. Zaten konu, o köşe başlarını tutabilenler...

Özge
Bundan birkaç sene evvel "Benimle niye arkadaşsın?" diye sorduğunda Guiness'in o kahve karası biralarından höpürdetiyorduk. Bu sorunun yanıtını verirken de bıyıklarıma tutunmuş bira köpükleriyle çok komik göründüğüme adım gibi eminim. Kaç arkadaş böyle bir soru sorar ki? "Çünkü seni seviyorum" ya da " iyi anlaşıyoruz, eğleniyoruz!" veya "iyi birisin" vs gibi basit cevaplar almak istemiyordu. Zira bu kadar basit yanıtlar verirsem konuşmanın; "Sen zaten herkesi seviyorsun, herkesle iyi anlaşıyor ve eğleniyorsun..." diye devam edeceğini biliyordum. Belki sırf bu yüzden bile iyi arkadaşımdı. Geçiştirilmekten çok gerçekle yüzleşmelerden hoşlandığı için.


Özge ve Püskül -2013-
Özge'yi kafasında tüylerle çizdim hep. Aynı zamanda ruh halini tarif ederlerdi. -2010-
O üç vakitler hiç geldi mi bilmem ama bizi bir araya getirdi en azından. -2010-

Kabul edelim hepimiz politik davranırız. Kimseye bulaşmak, üzmek, kızdırmak, karışmak istemeyiz. Süregelen durum iyidir. Gerçekler yüzümüze vurulduğunda da bundan hoşlanmayız. Mümkünse karşımızdakinin de politik olmasını isteriz. Üzmesin, kızdırmasın, karışmasın... Özge politik biri değildir. İnsanları kusurlarıyla sevmek ister. Her şeyi sevgi kadar gerçeğin de kurtaracağına inanır. İtiraf etmeliyim ki hala pek çok konuda konuşurken kendimi ona karşı savunurken yakalarım. Halbuki sorgulanmıyorumdur. En geç 6 ay sonra aynı soruları kendim sormaya başladığımda, iyi ki böyle bir arkadaşım var demişliğim çoktur. Biri de sadece duymak istediklerinizi söylemesin değil mi?

Gözetlik
Ne diyordum. Açık sözlü insanlar pek sevilmezler. Ne şanslıyım ki bende onlardan çok var...

Kanser teşhisi konulunca insan doğal olarak ölümü düşünüyor. Çünkü bir ihtimal... Bu ihtimal üzerinden konuşulduğunda "Eğer ölürsem..." ile başlayan cümleler de sıklıkla kuruluyor. Ya da en azından ben öyleydim. Bununla başlayan cümlelerin o dönem çevremdekileri ne kadar üzdüğünü iyi biliyorum. Yerlerinden zıplayıp "Ağzından yel alsın!", "O nasıl konuşmakmış öyle?..." gibisinden serzenişlerle cümlemi ağızıma az tıkmadılar. Gerçek şu ki bu tavırları pek rahatlatıcı değildi doğrusu. Lakin onları da suçlayamam.

Mehmet sevdiği filmi tekrar tekrar izlemekten hoşlanır.
Mehmet Gözetlik'e seslenmek ismiyle kendimi çizmişim :)
Lakin insan her daim yanında istiyor kendisini.
Sanattan, teknolojiye, tasarımdan, kişisel projelerimize her şeyi tartışabilmek büyük lüks. Gözetlik özel biridir...

Önce meslektaşım sonra iyi arkadaşım hatta kardeşim olmuş Mehmet'in kemoterapi seanslarımdan sonra ilk ziyaretini saçlarını kazıtmış olarak yapmasıyla başlayacağım. Yüzünde kocaman gülümsemesiyle bana kollarından önce sarılmıştı bile. Etrafımda üzüntülü, endişeli insanlar dolu iken hastalığımın neşesini bozmamış olmamasından ben de mutlu olmuştum doğrusu. Galiba iyileşmeye de o an başladım. Lakin asıl hamlesini "Eğer ölürsem..." diye başlayan cümlemi tamamladıktan sonra yapmıştı. Annemlerin "tövbe tövbeee..." diye hareketlenmelerine karşın Mehmet sözümü bitirmemi aynı büyük gülümsemeyle bekledi. Çizgi çizgi olmuş gözleriyle sonuna kadar dinledi. "Eğer ölürsem, mezar taşımı senin tasarlamanı istiyorum." Tahtalara vuruldu, "Allah yazdıysa bozsun..." "Cık cık cık" gibi mırıltılar duyuldu. Mehmet ise neşesini bozmadan yanıtladı:

-Kabul... Ama bil ki siyah mermer kullanırım!

Gülüştük... Göğsüme yayılan rahatlamayı tarif edemem. Ama o günü kanseri yendiğim gün olarak ilan edebilirim.

Levent Sevil
Hastalığın bana bıraktığı en önemli mirasın hayata başka bir taraftan bakmak olduğuna inanıyorum. Değişen bakış, uzun yıllara yayılmış İstanbul dışında yeni bir yaşam fikrini dar bir zaman diliminde gerçekleştirmemize yardımcı oldu. Dar dediğime bakmayın. Bodrum'a bir günde taşınmadım elbet. Nereden baksanız 10 yıl kadar bir sürede hazırlandım. Her şeyi hazmederek, alışarak, yavaş yavaş yaptığım makul bir süreydi. Nitekim Bodrum'a taşındık...

Yeni bir yere taşındığınızda, hele ki bu yeni bir şehirse alışma sürecini yumuşak bir geçişle atlatmak çok önemli. Daha önce de yazdım, her ne kadar küçük İstanbul dense da Bodrum farklı bir yer. İkliminden, insanlarına, yediklerinden, kültürüne çok başka bir yerden söz ediyorum. Üstelik şehirlerdeki gibi kendi dünyana kapanmak burada yaşamı daha da zorlaştırıyor. Biz bu konuda epey şanslıydık ki Levent Sevil'i tanıdık. Hem de Bodrum'a taşınmadan epey önce.

Bisiklet almam tanışmamıza vesile oldu diyeceğim ama o zaten çizimlerimi seviyor ve izliyormuş. Nisan 2014 idi Çanakkale Turu'nda tanışmıştık. Benim ilk turum. Yolun bir kısmını birlikte pedallarken epey sohbet ettikten sonra "Dilersen sana tavşanlık yapabilirim, temponu daha rahat ayarlarsın!" demişti.

Sevil, yavaşlayan zamana ayak uydurmama çok yardım etti.
Burada hayat onunla güzelleşti. Hala da öyle. Nisan 2015

Buraya, Bodrum'a alışmanın sırrı, yaşam temponu yavaşlatmaktan geçiyor. Bunu yapmak sanıldığı kadar kolay değil. Birinin size tavşanlık yapması büyük bir nimet. Bodrum'da ev ararken de yanımızdaydı, taşınırken de... İstanbul'dan bisikletle Bodrum'a gelirken her gün aradı sordu, kalktı Kuşadası'nda karşıladı. Başından beri verdiği desteği unutmayacağım. Sadece tura dair değil pek çok şeye dair hayallerime hep inandı.

Muğla'nın Bodrum'dan ibaret olmadığını sayesinde biliyorum. Çünkü yer, yurt bilmek gerçekten önemli. Pınarbaşı'nda rakı içmesek, Yuvarlak Çay'da balık yemesek, Yerkesik, Sakar, Karabağ, Akayaka, Köyceğiz vs vs bisiklet binmesek hala kabuğumu kırmakla uğraşıyor olabilirdim. İyi bir adamı tanıyınca peşinden iyi insanlar tanımaya devam ediyorsun. Uzun lafın kısası korkularımı alıp yerine cesaret hatta üstüne iyi de gaz verdi. Ve ne mutlu bana ki bunu yapmaya ve bizi Muğlalı yapma konusunda derinden derinden çalışmaya devam ediyor. Bunu bir büyüğe danışmamız gerekecek.

Bir büyük demişken, masadaki küçüğü de unutmamak lazım. Kadehlerimiz boş, soframız dostsuz kalmasın diyerek noktayı koyayım o halde... Arkası daha sonra...

1 Nisan 2017 Cumartesi

Davulun sesi

"Kuru kaldık! demişti şoförün hemen yanındaki... Mesut "Aman abi o konuyu açma" diye devam etti. "Ot bitmedi ki hayvanları dışarı salayım, hep hazır yem hep hazır yem. Yeminle iflahım kurudu!" "Kuru kaldık!" diye tekrarladı Mesut'un hemen yanındaki... Beni zeytin dökmeye davet eden Bakkal "Zeytinler de küçük kaldı, yağış olmayınca" dedi, "Küçük kaldı!" diye tekrarladı bakkalın hemen yanındaki. Toprak suya doymayınca o meşhur Ege otları da bitmiyor bir türlü. Bu seferde "Aç kalıyoruz." dedi hemen yanımdaki. Mantar, çintar hak getire. Hak getirse de ederi yüklü, sofraya gelmez bir türlü. Badılcan bitmemiş, böber çıkmamış topraktan. İşte bunlar hep kuruluktan. "Kuruluktan" diye tekrarladı aynı kişi. Yani hayvanlar için neyse bize de o... Hep hazır, hep hazır yemek, nereye kadar böyle gider?... Billah iflahımız kuruyor. "Kuruduk valla" dedi şoförün yanındaki.

Ben böyle anlatınca "sahiden Bodrum'da mı yaşıyorsun?" diye sorulur bazen. Güzel soru... Ki hemen başta söyleyeyim doğru! Galiba Bodrum'da yaşamıyoruz. Zira merkeze gittiğimiz nadir zamanlarda "Ooo Cokalar şehre inmiş!" denli şakaları sık duyarız. Oysa şakanın yapıldığı yerle, ev kapımızın arası tam olarak 11.2 km. Bu mesafe, bizi bilinen Bodrum resminin dışında tutmaya yetiyor.

Yakaköy-Bodrum 11.2 km
Yakaköy denizden 7.4 km, en yakın marketten 4 km ve Yalıkavak'tan 10 km uzakta ve 180m rakımda. 

Yazdan 2 gün çalmış hafta sonunda, tur yapmayı ihmal etmedim. Kalabalıklaşmış Bodrum. Belli ki yazlıkçılar, ev arayan, yatırım yapmak isteyenler gelmişler. Nereden biliyorum? Bodrum'un artan trafiğinden ve trafikteki araç plakalarından. Şimdi ev açmak, tadilat, boya badana ve tabii inşaat yapmak için en güzel ve yasal dönem. Arada kaçamak yapıp hafta sonu Bodrum'un tadını çıkaralım diyenler de vardı ki onlar arasından iki arkadaşımla buluştuk biz de. Bebek'te, birlikte büyüdüğümüz Hakan, ailesiyle birlikte önümüzdeki sene Bodrum'a yerleşme planından bahsetti pazar akşamı. Bodrum'dan Amsterdam ve Kopenhag'a sevdiği arkadaşlarını henüz uğurlamış biri olarak Hakan'ın planına en az onun kadar sevindim. İnsan hayatı sevdikleriyle birlikte paylaşmak istiyor. Zaten daha önce 2 sene burada yaşamışlığı var ve ne istediğini çok iyi biliyor. İşini gücünü yoluna koymuş, uzaktan çalışılabilecek duruma gelmiş. Çocuklarının eğitimi ile ilgili kafalarındaki her sorunun cevabını da bulmuşlar. Sıra yaşayacakları yeri seçmeye gelmiş. "Burası..." Yakaköy'ü kastederek "... çok güzel ama ben hayatta yaşayamam. Merkezde yer bakıyoruz" deyince geçen sene benzer bir cümleyi Hülya'yı ziyarete gelen arkadaşının kurduğunu hatırladım. "Market elimin altında olmalı. Evden çıkınca denize girebilmeli, sosyal hayata karışabilmeliyim."

Hafta sonu çok özlediğimiz arkadaşlarımız ziyaretimize geldiler

Burada bir parantez açayım. Yanlış anlamaların önüne geçmek gerek. Herkesin hayatını tercihleri belirler. Büyük şehirden kaçanın, merkezi bir yerde yaşamak istemesi, elinin altında market araması ve bilumum şehir konforunu beraberinde taşıma arzusu gayet anlaşılır bir şey. Bununla ilgili kalem sallarken, bu anlayışı eleştirdiğim gibi bir anlam çıkmasını istemem. Demek istediğim, her hangi bir yerde yeni bir hayat kuracak veya kurmuş herkesin, bu işe neden kalkıştığını kendine ara sıra hatırlatması lazım. Bunu kendime sıklıkla hatırlatırım.

Örnek olsun diye tekrarlıyorum. "Yaz gelsiiiin", "Yağmur dursuuun!" isyanlarıyla sosyal medyayı süsleyenlerin hele güneye taşınmak gibi bir niyetleri varsa oturup baştan düşünmeleri gerekiyor. Benim kişisel endişem, yaşadığı yer için yağmur istemeyenin geldiği yer için de benzer dileklerde bulunması. Hafta boyunca yağan yağmur, isyanla çağırılan yazdan daha buyurgandır. Bunu yeniden öğrenmeye açık olmak gerek. Yaşadığımız her şeyin, her anın tadını çıkarmaktan bahsediyorum. Günlerce aralıksız yağan yağmur, elektrik kesintileri, doğalgazsız hayat, soğuk, yüksek faturalar hatta aksilikler, negatif şeyler vs candan bezdirici olabilir fakat bir o kadar da çok şey vaat ettiğini tecrübeyle sabit söyleyebiliyorum. Buralara gelen herkes için tek dileğim, kaçtığımız onca şeyin peşimizden gelip bizi burada tekrar bulmaması. Haliyle yaşadığımız yerin, kaçtığımız yere benzememesi. Çok şey istemiyorum sanırım... Kapa parantez.

Daha önce yazmıştım. Yakaköy'de, varsa denize sıfır otel soran, pansiyon önerisinde bulunmamı isteyen bir kaç kişi olmuştu. Yaşadığımız yerin Bodrum'da yıldızı parlayan yeni bir yer olduğu sıklıkla düşünülüyor. Bu sorular çok normal zira herkes gibi güzel şeyler paylaşmaya çalışıyorum. Çünkü burayı çok seviyorum. Hani paylaştığım fotoğrafsa iyisi, bir sosyal medya gönderisi ise sözüm nakış olsun. Bu düşüncenin istediğimden farklı bir algı oluşturduğu da kesin. Zira bir süredir, tanıdığım bir iki insanın tüm bu paylaşımları kendi mutsuzluklarına neden göstermeleri canımı oldukça sıktı. "Heybelerimi sebze meyve ile, ciğerlerimi temiz hava ile doldurdum..." gibi bir cümleyle mutsuz olacak kişiler olmadıklarını sanıyordum oysa... Neşenin, hayal kurmanın, sabah gözünü açtığında sevdiğin kişiye usulca günaydın demenin bir maliyeti yoktur. Altında bir bedel arayanın da mutlu olacağını düşünmüyorum. Hatırlarsanız kendimi sosyal medyadan kısıtlama yoluna gitmiştim. Bu konu ile ilgili destek dolu yorum ve mesajlar için teşekkür edeyim, zira can sıkıntımı içimden çekip aldılar. Pire için yorgan yakmaya gerek yokmuş.

Kimi mobilyalarımızı boyadık...
...ve kendimize renkli bir dünya yarattık. Hiç bir şey gökten zembille inmedi.
Hayatı kendine güzel kılmalı insan. Başkasına bakarak olmuyor.

Hep gündeme gelen şu "Hayat sana güzel" meselesine bir kez daha değinelim. Çünkü Bodrum'da yaşamanın tatille anılması da ayrı bir yanılgı. Bir haftalığına izin alıp tatil yapmak ile yaşamak farklı şeyler. Burada da geçinmek dolayısıyla çalışmak gerek ki benim çalıştığım yere ve müşterilerime karşı sorumluluklarım hala devam ediyor. Evde de olsa tıpkı İstanbul'daki gibi 9-18 arası çalışıyorum. Yapabileceğin en radikal değişiklik, bilgisayarı verandaya taşımak. Bu değişiklik bile zamanımızın çoğunu evde geçirdiğimiz gerçeğini değiştirmiyor. "Sahi Bodrum'da mı yaşıyorsunuz?" sorusunun devamında bir espri konusudur: "Sizi Siirt'te bir köy evine yerleştirsek sesiniz çıkmayacak!" Pek yanlış sayılmaz. Zira Bodrum'da yaşamak demek deniz demek. Balık tutmak, tekneyle açılmak, kıyısında yürümek demek. Bu denklemden 7.4 km uzak olmak da bizi çerçevenin dışında tutuyor. Şikayetçi miyiz? Hayır. Çünkü akışına bıraktığımız ve hayatın bizi getirdiği bu yeri seviyoruz. Tercihimiz zaten izole olmaktı. 7.4 km istediğimizde aşılamayacak bir mesafe değil.

Evin tek taşıtı. "Hayat sana güzel" diyenin kendi hayatında kabul edeceği bir şey değil.

Ayrıca bu konuda içim rahat. Zira rotayı Bodrum'a çevirmeden evvel, daha izole bir hayata, Selimiye'de yaşamaya hazırlanıyordum. Bilen bilir, "sıfıra yolculuk!" dediğim bir anlayışa tutunmuşumdur. Fakat bir geçiş olsun, yeni hayata alışalım, buraya kadar nasıl yavaş yavaş geldiysek sonrasına da aynı tempoda yürüyelim diyerek Bodrum'a taşındık. En son Hülya "Seninle dağ tepesinde de yaşarım." dediğinde çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. Önemli bir eşiği el ele geçtik bana kalırsa.

Bu sıfıra yolculuk ne biraz ondan bahsedeyim. Günceyi takip edenler az buçuk bilirler. Çünkü her şey vazgeçerek başladı. Hala usul usul hayatımızdan bir şeyleri çıkarıyoruz. TV'nin ne kadar gereksiz bir şey olduğunu keşfetmek önemli bir başlangıç sayılabilir. Hayatınızdan 2 saat çalan bir dizinin ya da bir spor programının kuyruğunu bırakınca kendinize ayıracak saf bir zaman ortaya çıkıyor. Bana çok geziyorsun, bisiklet tepesinden inmiyorsun diyenlerle aynı 24 saate sahip olduğumuzu hatırlatıyorum. Aramızdaki tek fark zamanımı park yeri aramakla, az evvel dediğim gibi saatler süren TV programlarıyla harcamıyorum. Böyle olunca günüm 28 saate çıkıyor sayılabilir. 3 saatini trafiğe, akşam 2 saatini dizi izlemeye ayıran biri ise günü neredeyse 19 saat yaşıyor. İşte o aradaki fark bana Hülya ile baş başa kalmak, bisikletimle gezmek, rakı içmeye gitmek ve dostlarımı görmek için zaman kazandırıyor. Zaten asıl mesele hiç bir zaman para olmadı. Kazanılması gereken en önemli şey zaman... Bunu becerebilenler huzura bir adım daha yaklaşıyorlar bana göre. Hala, "İyi de parasız nasıl olacak?" sorusuyla yaklaşanlara kendi formülümü sunuyorum; gelirim artmıyorsa giderimi azaltırım. Zaten gereksiz şeylerden vazgeçmek bu formülü çalışır kılıyor.

Son bir kaç yıldır otel tatili yapmak yerine kamplı bisiklet turlarına katılıyorum.
Hem daha ekonomik hem daha maceralı.
Olmadı kendi turlarımızı yapıyoruz. Benzin yok, hava kirliliği yok, hareket var, sağlık var.
Zaman kalıyor, bazen de bir başıma geziyorum. Bu benim tercihim.
Tercihlerimden mutsuz olanlar için yapabilecek bir şeyim yok.
Tercihler hayatı değiştirir. Artık dostlarla beraber olmaya daha fazla vakit ayırabiliyoruz.
Kafa dengi, erken turlara imza atıyoruz. O saatte hayatta uyanamam diyene ısrar etmiyoruz.
Dostlar geliyor ağırlıyoruz.
Bazen biz bize takılıyoruz.
Büyüklerimizi de unutmuyoruz. Bunlar maliyeti olmayan şeyler.
Lakin çoğu zamanı başbaşa geçiriyoruz. Her yere ve herkese eşit mesafe koyan kalemizde.
Biz bu kadarız... Fazlasını da istemiyoruz zaten.

Arabasızlık sadece zaman kazandırmıyor. Taşınmadan hemen evvel Levent'teki ofisten Bebek'e yürürdüm akşamları. Bir kaç adımda milyarlık arabalar ardımda kalırdı. Yani hayatıma hareket geldi. Hareket sahiden de bereketmiş, aynı zamanda sıhhat de! Bugün Bodrum'un her bir köşesine bisikletle, minibüsle daha çetin şartlarda arkadaşlarımın yardımlarıyla gidebiliyorum. Aşağı yukarı 3-4 senedir arabasız bir hayatımız var ve şikayet etmiyoruz.

Üst baş Bodrum'da zaten mesele değil. Hayatınız şort, terlik, t-shirt ve kazakla geçiyor. Geçen Mayıs evleniyoruz diye üzerime düzgün bir iki şey almak dışında kendim için alışveriş yapmayalı çok oldu. Londra'ya gitmeden evvel hiç kot pantolonumun kalmadığını gören Hülya'nın bana aldığını saymaz isek kendime aldığım son şey yine Londra'dan aldığım bisiklet şapkası oldu. Resmi bir yerde, düğünde, davette üzerime giyeceğim hiç bir şeyim yok. Bunu övünmek için değil, tercihimi tekrarlamak üzere yazıyorum. Sıfıra yolculukla alakalı yani.

Her şeyi ekonomi ile hizalayanlara da bir parantez açayım ki eksik kalmasın. Yukarıda ucundan değindim. Asıl mutsuzlar her şeyin altında bedel arayanlar dolayısıyla başkasının neşesinden, mutluluğundan, huzursuz olanlar. Bizim özelimizde bakılan fotoğrafta yüzüm gülüyor, elimde bir rakı kadehi ve karşımda gözlerimin içine aşkla bakan bir kadın var. Hafif bir rüzgar, turkuaza renkli ahşap pergolaya asılı renkli bayraklarımızı dalgalandırıyor. Kendi boyadığımız ahşap sandalyeler fotoğrafı iyice zenginleştirmiş. Masada bir çay tabağı içinde küçücük bir peynir parçası, 5 zeytin ve Hülya'nın elleriyle ektiği saksıdan 3 dal roka var. Kadraja bisikletim de bir yerinden dahil olmuş. İşten dönmüş alt komşum hal hatır soruyor. İçinde maddi zenginliğin olmadığı bir fotoğraftan bahsediyorum. Buna bakıp kendi zenginliğini göremiyorsan benim başka sözüm yok...

Anı diye atamadıklarımızdan da vazgeçtim mesela. Lazım olur diye alıp kullanmadıklarımızdan. Hepsini attım. Ne kuzenin aldığı fincan, ne patronun sana yazdığı teşekkür notu, ne Avrasya Maratonu’ndan kalan kararmış madalya... Üniversitede yapılmış çantalar dolusu çizim, tasarım, iş görüşmeleri için hazırlanmış sunum dosyaları, iş örnekleri, portföy... Hepsinden vazgeçtim. Oldukları yerde ve tarihlerde bıraktım. Buraya eşyalarımızı getiren nakliyeci, "Tek elimle indirebileceğim kadar az eşyanız var" diyerek şaşkınlığını anlatmıştı. O zaman bunun işe yaradığını iyice anladım.

Sadede geleyim. Bizim buradaki neşemizin, huzurumuzun, mutluluğumuzu kaynağı vazgeçmeyi becerebildiğimiz oranda özgürleştiğimizin farkına varmamız. Bu pek bir şey kolay değildi hala da değil. Çaba ve mücadele devam ediyor. Uzaktan nasıl göründüğünün hiç bir önemi yok. En azından izleyip mutsuz olana faydasız. Ne demiş Ludwig Mies Van Der Rohe "Less is more". Bilerek ya da bilmeyerek sorumlu olduğumuz ve dahi gereksiz çok şeyi çıkardık hayatımızdan. Sıfıra yolculuk bu anlayıştan türemiş bir fikir sadece. Ne kadar çıplak kalırsam o kadar mutlu olacağıma inandım hep. Bu inançla da yaşıyorum.

Alice'in harikalar dünyasında değiliz. Değil yaşadığımız 2,5 yıl en az son 10 yıldır bu ülkenin gündemiyle meşgulüz. Çoğu zaman boğazımıza yumruk gibi oturan gelişmeler yaşıyoruz. Elbette canımız sıkılıyor ve mutsuz oluyoruz. Kaçmak mümkün değil. Madem kaçamıyoruz, kendimize nefes alabileceğimiz bir dünya yaratmaya çalıştık. İçinde gül biten, ortanca açan, aşk dolu, her şeyden mesafe olarak bir parça uzak ama bisikletle varılabilen, yürünebilen, gezilebilen bir dünyadan yazıyor ve sesleniyorum. Tüm gayretim de burasının temiz kalması.

21 Mart 2017 Salı

Londra'da bir Bodrumlu

Güzel Sanatlar sınavını kazanamadığım 1990 senesinin son aylarında dil öğrenmek üzere Londra'ya gitmiştim. İşin doğrusu gönderilmiştim. Zira 18 yaşında henüz "İngiltere'de dil öğrenmek istiyorum!" diyecek kadar akıllı bir çocuk değildim. Aslında kendimi küçümsememeliyim. Çünkü aynı dönem Güzel Sanatlar sınavına girmiş olmak da tamamen bireysel ve ailemin karşı çıkmasına rağmen alınmış bir karardı. O ilk sınavı kazanamayınca ebeveynlerim birbirine "bir sene boş kalıp ne yapacak?" diye sorunca "bari gitsin dil öğrensin" fikrine tutunmuştu. Körfez savaşı patlak vermek üzereydi ve benim ilk uçak ve yurtdışı seyahatim olacaktı.

27 sene sonra Londra'ya bu sefer iş için gittim. Ne yalan söyleyeyim başta ayak diredim. Birincisi bu dönem evimden o kadar sık uzaklaştım ki içimde ister istemez bir huzursuzluk dolanmaya başladı. İstanbul'un kara bulutları adını verdim bu huzursuzluğa. İkincisi de önemli bir parçası olarak önerildiğim etkinlikten en son benim haberim olmuştu. Kendime "Amaan, boş ver git işte!" diyene dek epey bir süre içimde bu huzursuzluğu taşıdım, taşıdıkça da huysuzlaştım.

Etkinlikten de bahsedeyim ki başta beni büsbütün neyin mutsuz ettiği iyice anlaşılsın:
Takipçisi çok olan bir grup sosyal medya kullanıcısının katılacağı gecede, katılımcıların resimlerini -ki 30 kişi kadar- yine benim önceden hazırladığım panoya, gecenin temasına uygun çizecek, renklendirecektim. Üstelik sadece 2-3 saatim vardı. Kaldı ki ben bir çizer de değilim. Evet çizerek hayatımı anlattığım diğer güncem, referans olarak düşünülebilir lakin bundan para kazanmak, sanat dünyasında yer edinmek vs gibi bir düşüncem olmadı. Arada çizimlerime karikatür diyen birkaç cahil çıkıyor ki karikatürist hiç değilim. Bundan ayrı olarak başıma sıklıkla gelmiştir; fotoğraflarını atıp resimlerini çizmemi isteyenler olur. Çokça suistimal edildiği için epeydir nazikçe geri çeviriyorum. Bundan da bir yazı çıkar ama insanlar bana hak vermek yerine, alınmayı tercih ediyorlar ne yazık ki...

Dijital olarak hazırladığım Kalemya Koyu çizimi.

Neyse, şimdi hiç bir tecrübemin olmadığı bir alanda, ne yapacağımı anlamadan ve dahi bilmeden, yapmaktan pek hoşlanmadığım bir şey için oralara gideceğimden huzursuzlandım. İşler yolunda gitmezse, yapılanı beğenmezlerse gibi iç dalgalanmaları da içimdeki kara bulut yer değiştirirken ayrıca ortaya çıktılar. Öyle ya tek atımlık kurşun. Olmadı baştan alalım gibi bir durum yok. Ta ki patronum "rahat ol, hiç takılma, karala geç" diyene dek sürdü bu endişem..

Buna bir de uçuştan bir gün evvel babamın hastaneye yatırılmasını da eklemeliyim. Henüz 10 gün kadar hastanede yatırılacağını bilmiyorduk tabi. İşin aslı oldukça şiddetli üşütmüş. Öyle ki ciğerlerinde yaklaşık 3-4 litre su birikmiş. Bu suyun tahlili, kan testleri vs derken hastanede kalması gerektiğine karar verildi. Daha da kötüsü kardeşim de aynı hafta içinde Kızılyaka'da olacaktı. Ertesi gün Londra'ya nasıl gideceğim diye düşüne düşüne içim daha da bir daraldı. Amcam devreye girdi.

Uçak kalkmadan

İçine bir de film sıkıştırdığım uçuşun ardından öğleden sonra yerel saatle 14:30 gibi Heathrow Havaalanı'na iniş yaptık. Pasaport kontrolünden çıkmak AB üyesi değilseniz oldukça zormuş bunu hatırladım. Yurtdışına sıklıkla seyahat eden biri değilim sonuçta. İki seyahat arası bildiklerimi kolaylıkla unutuyorum. Yanılıyor olabilirim ama aşağı yukarı bir buçuk saatlik bir kuyruğun sonunda ülkeye giriş yapabildik. Çoğul konuşuyorum çünkü müşterimin sosyal medya hizmetlerini yürüten Göze de benimleydi. Dersime çalışmıştım ki uçaktan inince metro ile Shoreditch'e nasıl gideceğimizi çok iyi biliyordum. Fakat kendimizi "Shorditch!" diye seslendiğimiz o klasik taksilerden birinde bulduk. Otele vardığımızda saat 18:00'e geliyordu. Bizden ayrı olarak müşterim ve patronum birkaç gündür Londra'daydılar.

Otelin girişinde duran turuncu bisiklet
Karşılama
Güzel, temiz ve akıllı bir otelde, CitizenM Shoreditch'de kaldım. (Google)

Resepsiyonu, haliyle karşılayanı olmayan CitizenM Shoreditch'te her şeyi kendiniz hallediyorsunuz. Check-in işlemimi yapıp, kartımı alır almaz odama çıktım. Normalde valizinizi biri alır, sizinle odanıza kadar gelir, etrafı, tv kumandasını, onu bunu gösterir ve bahşişini bekler. Lakin akıllı oteller öyle değiller. Yatağın başucunda seni karşılayan bir tabletle tüm odayı yönetebiliyorsun. O akşam romantik misin? Hop ışıkları kırmızıya çeviriyor. Sakin misin? Yumuşak bir yeşil renge bürünüyor küçük odan. Tv, perdeler, klima gibi şeylerin de tablet üzerinden kontrol edilebiliyor olması beni şaşırtmadı desem yalan olur. Buna da şaşırılır mı denilebilir lakin 27 sene sonra ikinci kez Londra'ya üstelik Yakaköy'den ışınlanınca her şey olduğundan daha ilginç geliyor insana... Aynı akşam etkinliğin gerçekleşeceği mekanda kısa bir toplantı yaptıktan sonra akşam yemeğimizi özel bir pizzacıda yedik. Özel diyorum zira burası, mekana yatırım yapmaktansa, işini doğru yapmaya çalışan bir çiftin dükkanı idi. Her şeye emekleriyle dokundukları belli olan küçük bir ağırlama alanı da denilebilir. Sadece Londra'da değil, dünyada bu tip işletmeler çoğalıyor. Daha mekanik, elde yapılan, insanı daha iyi hissettiren dokunuşlar. Yani işletmenize milyon dolarlık tasarım bir koltuk almak yerine kendi çözümünüzü ortaya koyuyorsunuz.

Story Pizza Shoreditch. Dükkan bu kadar küçük. (Google)

Ertesi sabah 5:30'da kalktım, hazırlandım. Zira kendime ayırabileceğim fazla bir vaktim yoktu. Akşamüstü etkinlik olacak, ertesi gün sabahın köründe de İstanbul'a geri dönecektim. En azından öğlene dek Londra'da kaybolabilirim düşüncesiyle kendimi sokağa attım. Liverpool caddesine kadar yürüyüş yaparken etrafta ne kadar çok bisiklet olduğunu gördüm. Gece fark etmemiştim ama insanlar vızır vızır oraya buraya gidiyorlardı. Bisiklet dükkanları, kafeleri, parkları... Her yer bisikletti, sanki bugüne özel bir festival varmış gibi. 27 yıl sonra en azından bu değişmiş diye düşündüm.

Buraya gelmeden evvel bana bir sürü mağaza, restoran ve dükkan adı fısıldandı. İllaki şurada cookie ye, kendine şu mağazadan bir şeyler al, bilmem neredeki dükkanlar hediye bulmak için ideal... Bunlar bir kulağımdan girip diğerinden çıkan tavsiyeler. Tüm bunlardan kaçıp kendini Bodrum'da bir köye atmış adama Harrods'a git demek çok anlamlı değil...

Oxford'a metro ile gittim. Sabahın bu ilk saatlerinde Zincirlikuyu-Söğütlüçeşme metrobüsünden çok da farklı bir görüntü yoktu doğrusu. Tek fark insanlar medeni. Öyle içeri ve dışarı hücum edenler arasında bir savaş dönmüyor. Londra'nın batısına ayak basar basmaz bir büfede çay, sandviç ile kahvaltımı yaptım. Planım doğuya, otele doğru Thames nehri boyunca yürümekti. Ama önce kendime bir bisiklet şapkası ve yine bisikletim için sayaç alacaktım.

Rapha Cycling Club London

Rapha'yı bulmam zor olmadı. Bana bisiklet konusunda ilham veren özel bir marka. Dünya genelinde fazla mağazası yok ama seveni çok. Ben de onlardan biriyim. Genelde markalarla aramda bir mesafe olmasına dikkat ederim ama Rapha benim yol arkadaşım gibi bir duruşa sahip. O yüzden burada kısa bir övgüyü hak ediyor. Bilgisayarıma sayaç nerede bulabileceğimi sorduğumda, çalışanı aracılığıyla Rapha da bana arkadaşlığını somut olarak gösterdi. Satış görevlisi arkadaş bilgisayardan diğer mağazaların stoklarına bakıp aradığım ürünün Londra'nın doğusunda iki dükkanda da olduğunu söyledi. Ne güzel! zaten oraya doğru yürüyecektim.

Günlük 2 Pound. Hepsi de bakımlı temiz...

Bir şehri yürümek orayı tanımak adına en güzel eylem. Üstelik hava 17°C ve güneşliydi. Şurayı göreyim, buraya gideyim gibi bir amacım da olmayınca, her şey karşıma bir sürpriz gibi çıktı. St. James parkını geçip yüzümü doğuya dönünce Parlamento binası, Big Ben, Thames nehri -ki kıyıyı takip edecektim- St Paul Katedrali gibi jenerik ama daha önce görmediğim yerleri görmüş oldum. Ancak kıyıyı takip eden bisiklet otobanı daha çok ilgimi çekti doğrusu.

Burada yürümek iyi geldi.
Birden karşıma çıkıverdi!
İçinde kendimin bulunduğu tek öz çekim. Bu gezide video çekmekten fotoğrafı unuttum.
Buradan otele doğru yürüyeceğim
Londra'ya bahar bizden evvel gelmiş.
St. Paul Katedrali
Bisiklet otobanı!!!
Her yerdeler!

Yol beni Spitafields'e kadar getirdi. Artık otele bir kuş uçumluk mesafedeydim. Spitafields aslında bir pazar alanı. Temiz, ferah, düzenli ve dolaşırken kendinizi iyi hissediyorsunuz. Burada da Hülya'nın hep almak istediği sırt çantası karşıma çıktı. Bu sıkışık zamanda hediye aramamayı düşünmüştüm ama şanslı günümdeymişim. Daha sonra da aradığım mağazayı ve istediğim bilgisayar sayacını buldum. Artık alışverişler internet üzerinden yapıldığı için ürünlerin vitrinlerde sergilendiği büyük dükkanlara gerek yokmuş. Yol üstünde, üzerinde tabela olan ama daha çok depo ofis görünümlü birçok mağaza gördüm.

Etkinliğin teması "missthesun?" olup, mekan siyah beyaz olunca orayı renklendirmek için portakallar alınmış, turuncu ışıklarla tadı değiştirilmiş, Akdeniz havası estirilmeye çalışılmıştı. Üzerine resim çizileceğim pano ben oraya vardıktan az sonra geldi. Panoyu da önceden ben hazırlamış, üzerine dijital olarak Fethiye, Kalemya koyunu çizmiştim. İşte bu instagram tanınmışları da uygun noktalara resimlenecekti. Gerginliğimi anlatamam. Belki panonun verdiğim ölçülerden küçük basılması avantajım olabilirdi fakat bir yere sabitlenememesi ayrı bir sıkıntıydı. Başta patronum Murat Bey olmak üzere, Ceyda, İpek, Özgür ve Göze rahat olmam konusunda epey uğraştılar. Ben de akışına bıraktım.

Shorditch Platform ilginç bir yer (Google)
Bu mekanı tasarımcı mimar Alex Meitlis tasarlamış. (Google)

İnsanlar gelmeye, mekan dolmaya başladıkça benim de birkaç saatlik maratonum başladı. Telefonla konuşurken defter kenarına karalama yapar gibi basit kalmaya çalıştım. Rahatsız bir pozisyonda çalışmama rağmen gittikçe rahatladım hatta eğlenmeye başladım. Zira geceye katılan instagram tanınmışları -fenomen demiyorum, fenomenlik geçici- genç ve renkli karakterlerdi. Rahatlamamda onlar da epey rol oynadılar. O kadar eğlendik ki bunun bana geri dönüşü hızlı oldu. Etkinliğin birkaç kere tekrarlanması konusunda müşterim kararlıydı. Tabi bir de bana sorun! Tüm gece nefes almadan çizdim durdum. Eğilerek, bükülerek çalışmak fiziksel olarak epey yordu beni. Çok yorulduğumda yanıma gelen o gençlerle kısa muhabbetler yaptım. Dünya onların çektikleri fotoğraflar, tavsiyeleri vs üzerinden dönüyor. Bu şekilde para kazanıyorlar.

Orada ne yaptığıma dair en düzgün bu fotoğrafta ne yazık ki titrek.
Sabah 4:40. Otelden caddeye son bakış...

Cuma sabahı Levent'teki ofise gittiğimde, nasıl geçtiğini soran ofis arkadaşlarıma Londra'yı anlatırken bu yazıyı kafamda yazdım. İnsan ister istemez biraz ballandırarak anlatıyor. Bunun üzerine Burak sordu, "Orada yaşar mıydın?" diye. Kafasından geçen bir hayali desteklememi istedi diye düşünüyorum. Çünkü günümüz şartları altında insanlar kendini bir Ege kasabasında değil, yurt dışında hayal ediyor. Son dönemde yurt dışına yerleşen arkadaşım ve tanıdıklarımın arasında hatırı sayılır bir artış var. Yine de "Eşeğe altın semer vursalar..." deyimindeki eşeğim dedim tüm samimiyetimle. Ben zaten yaşamayı istediğim yerdeyim...

9 Mart 2017 Perşembe

Bodrumsuz

Geçen gün sosyal medyada Gencer Yıldız (@gncryldz), bloğu çok boşladığıma dair tatlı bir uyarıda bulundu. Bu yazı yazıldığı sırada da, bir önceki yazımın altına sevgili Beyhan Karaman, benzer bir yorumda bulunmuş. Ne yalan söyleyeyim memnun oldum. Zira okumayı sevmeyen bir toplum olduğumuz tescillidir. TUIK raporlarına göre 2016'da kişi başına düşen kitap sayısı 8,4'e yükselmiş. Pek gurur duyulacak bir oran olmadığı aşikar. (Bu arada kendimi de okurdan saymıyorum. Ortalamayı epey düşürenlerden biri olduğuma eminim.) Aynı oran içine gazete, makale, blog vs eklenince bile sonuç 10'u bulmuyor. Dolayısıyla her ne kadar kendime bir hafıza yaratmak için yazdığımı söylesem de zaman zaman suya yazıyorum duygusunu hissettiğim olmuştur. Lakin bana yalnız olmadığımı hissettiren, karşımda okuyan birileri olduğu kanıtlayan yorum ve mesajlar sayesinde birilerine temas ettiğimi anlıyorum. Satır aralarında rastlaştığımız herkese bu vesile ile teşekkür ediyorum. O halde yazmaya devam...

Belli bir disiplinde tutmaya çalışsam da blog yazmak hatta çizmek için elbette zamana ve biraz da kafa patlatmaya ihtiyaç var. Bu ara bunu bana sağlayan koşullardan uzak kaldığım bir dönem oldu. Kafamın içinde kendi kendime konuşabildiğim güzel zamanların en başında da bisiklete binmek geliyor. Pek çok yazının, pedal çevirirken çıktığını söylememe gerek yok sanırım. İster tek başıma ister iki kişi veya bir grupla süreyim bir sürü anahtar kelime hep civara serpiştirilmiş oluyor. Fakat hem kışın sert geçmesi, sık İstanbul seyahatleri hem de solunum yolu enfeksiyonu hastalıkları filan derken geçen süre benim için kurak kaldı. Bisikletten çok uçağa bindiğimi söylersem ne dediğim daha net anlaşılır sanırım. Daha da kötüsü uçak göbek yapıyor...

Bisiklet beni ummadığım yerlere götürüyor
Uçaksa beni sadece ofise götürüyor ki bu arada bisikletten çok uçağa bindim.
Yorum yok

Arada yazmadım ama Ocak ve Şubat aylarında yine birer hafta İstanbul'da idim. Gerçi artık İstanbul yazmaya değecek hikayeler vermiyor. Günümün çoğunu ofiste geçirmemle alakalı bir durum. Arada bir iki müşterim ve ofis arkadaşlarım "Bodrum'a yerleşmekle en iyisini yaptın!" demese ve adıma sevinen bu birkaç kişi olmasa orada hiç nefes alamam doğrusu. Çünkü ister tanıdık ister tanımadık çoğu insan hala kendi uzağında olan güzellikleri ve yaşamları, dostu bile yaşasa kendi mutsuzluğunu körüklediğine inanıyor. Herkeste bir bıkkınlık, neşesizlik hali.

Ocak benim için de hüzünlü geçti aslında. Yılın ilk ayını en kıymetlilerimden dayımın kaybıyla anacağım. Bana miras bıraktığını düşündüğüm sakinliği, basit cümleleri, güzel gülümsemesi ve renkli gözleriyle uğurladık onu. Edirne'nin keskin soğuğunda, sevdiklerinin gözyaşları ve dualarıyla, ağzımızdan çıkan dumana tutunup yükseldi. Huzur içinde yatsın.

Dayımla / Edirne / Seneyi hatırlamıyorum.
Geçen sene yine dayımı ziyarete Edirne'ye gitmiş idik.
-Dayı rakı dokunmasın sana!
-Aman be oğlum, bugün varız, yarın yokuz...

Bu kurak, kendinden habersiz ve belirsiz dönemde, (Bodrum'a gelmeden evvelini de sayarsak) 3 yıldır, badem çiçeklerini görmek üzere gittiğimiz geleneksel Şubat'ta Datça gezimizi de yapamadık. Egeyi sevmek adına, Serdar Benli'nin bize hediye ettiği harika bir nedendir. Hatta adı konmamış, resmî ve dinî olmayan bir bayramdır. Gündüz badem çiçekleri kokusuyla akşam da rakıyla sarhoş olur, yüzde koca bir gülümseme, telefonda bir tomar fotoğraf ve elinde yöresel ürünlerin olduğu bir torbayla evine dönersin. Muhabbete de mezeye de tıka basa doyarsın. Ne yazık ki bu yıl, yüzümüzde Şubat gülümsemesi, gündüz badem kokusu akşam rakı sarhoşluğu eksik kaldı. Aç kaldık mezeye ve muhabbete.

İlk Şubat'ta Datça ziyaretimiz...
Baş döndüren kokusuyla badem bahçelerini dolaşmıştık.
Fevzi ile de o Şubat'ta tanıştık
Hala aralarında adını bilmediğim mezeler var.

Yazdıkça anlıyorum ki kış benim için hareketsiz olduğu kadar yeni kararlar aldığım bir dönem olarak geçmiş. Öyle büyük kararlar değil (ki belki de büyük kararlardır!) Dediğim gibi yazarken fark ettiklerim. Mesela Bodrum'a taşınmadan evvel arabadan, televizyondan, kimi alışkanlık ve konfordan vazgeçmiştim. Hareket etmemi kolaylaştıracak, zaman kazandıracak adımlar.

Uzun süredir benim için önemli bir mecra olmuş, çizimlerimi, yazılarımı, fikirlerimi paylaştığım, daha da önemlisi yaşamımı, yaşadıklarımı da tüm açıklığıyla neşretmekten beis duymadığım sosyal medyadan el etek çekmeyi düşünüyorum bir süredir. İnsanların kendi mutsuzluklarını paylaşırken senin neşene sataştığı, üzerinden tartışmaya girdiği hatta düpedüz "sen de mutsuz ol!" buyurduğu bir ortama dönüştü iyice. Bisiklete binme, rakı içme, çiçek resmi paylaşma, köpeği okşama... Pekala haklısınız, bunları görmek berbat şeyler. Elimde değil kötü şeyler paylaşmadan duramıyorum. En iyisi ben yapayım siz görmeyin diyeceğim ama bu sefer alınganlıklar baş gösterecek biliyorum. "Niye sildin beni?... Sana ne güzel laf sokuyordum..."

Hadi 4'te 3'ünü tanımadığım bir kitleyi geçtim... Ya tanıdıklarımın "mutsuz olmam" gerektiğini ima eden dair sözleri ve paylaşımları!.. "Ne güzel yağmur yağdı" diyorsun "Ayıp oluyor!" yazıyor. "Sevinmelisin aslında" diyorum "Aç var, tok var." yazıyor... "Hayat sana güzelci"lerin tanıdıklar arasından olması, keşke tanımasaydım duygusu uyandırıyor. Neyse, yaşam sosyal medya üzerinden itişip kakışmak için çok kısa. Hayatı kendi için güzel yapmaya uğraşmayanın benimkini çirkinleştirmesine müsaade etmeyeceğim elbet. Fakat, sosyal medya üzerindeki engellemeler de beni hayatından çıkardın algısıyla okunuyor. Ben kimseyi hayatımdan çıkarma taraftarı biri değilim. İyisiyle kötüsüyle, patavatsızıyla, görgüsüzüyle, meleği ve şeytanıyla hepsinin hayatımda olmalarının bir sebebi var ve bu sebebe inanıyorum. Öbür türlü yapayalnız biri olurdum ve kimse yalnız olmayı hak etmez doğrusu. Şu an yapmayı planladığım şey kendimi sosyal medyadan engellemek. Fakat bu da bir plan program gerektiriyor açıkçası. Niyetim sadece üretim yapabildiğim blog ve instagramı kullanmak. Aynı zamanda video çekmek de bana göz kırpmıyor değil. Dediğim gibi bir plan yapmam lazım.

A post shared by ahmet coka (@ahmetcoka) on

Yazıyı bugün yarın toparlayabilirsem yayınladıktan sonra yine İstanbul'a uçacağım ve salı günü bir iş seyahati nedeniyle Londra'ya gideceğim. Belki bana çizecek ve yazacak yeni hikayeler verir. Uzun süre sonra içinde Bodrum geçmeyen bir yazı paylaştım belki ama her satırı neden burada olduğuma dair sözler fısıldıyor bana. Bu nedene biraz daha sıkı sarılmanın vaktidir.