23 Aralık 2013 Pazartesi

Bodrum'un kışı üzerine düşünmek

Bir dönem sobayla ısınmış kuşaklar çok iyi hatırlar. Soğuk, kapının eşiğinde nöbet tutardı. O soğuk ki odadan dışarı adım atıldığında, insanın içine içine üflemek, buz gibi bir tokat atmak için beklerdi. Koridor boyunca her adımda güçlenir, güçlendikçe daha da hırpalardı. Hele hele sabahları, özellikle banyo hatırlarsanız, evin en soğuk noktasıydı. Kim bilir kaç senedir doğalgaz kullandığımızdan bu müstesna duyguyu unutmuşum.

Şömine ilk kez yakılacağından bacayı test ettim. Her şey çalışıyor. Yalıkavak 2013

İstanbul'dan kaçmakla, güneyde yaşamak arasında koskoca bir fark var. İçinde bulunduğum yılın son 10 gününü bunu düşünerek geçiriyorum, geçireceğim. Çünkü her şeye İstanbul üzerinden, İstanbul'la karşılaştırarak bakmak gibi bir yanlışı sürdürüyorum. Elbette bu reflekse dönüşmüş bir şey ve bundan pıt diye kurtulamaz insan. Şehir bizi öyle köşeye sıkıştırmış ki bu kısa süreli kaçışlarda istem dışı hareket ediyoruz. Ben de zaman zaman yapıyorum, yanlış oluyor. "Burası cennet, huzur burada" "Oh hayat, aman da aman!" gibi şehirli saçmalıklarını bırakmak gerek. Hele buradakilerin (Bodrum vs) umurunda bile değil. Onlar, kendilerine bahşedilmiş bu güzelliklerin kıymetini biliyorlar ve odanın kapısında nöbet tutan soğuk kadar gerçekler.

Yalıkavak Belediyesi İskele Cafe. Yalıkavak 2013
Dün kahvaltı için gittiğim İskele Cafe'de saatlerce oturdum. Resim çizmeye koyulduğumda gelip rahatsız etmeden izleyenler oldu. Hatta çaylar ikram edildi. Bu sayede Eray'la tanışmış oldum. Sohbet ettik. O da dedi: ‘buranın kışıyla tanışmadan Bodrumlu olunmuyor’. O kış ki beraberinde getirdiğim ve buraya ait olmayan tüm problemleri, alışkanlıkları, tepkileri, egoyu, şımarıklıkları vs söküp atacaktı önce. Kışla arınmak gerekliydi. Asıl mesele buranın koşullarıyla düşünmeye başlamak, buranın sorunlarını dert etmekti. Ona göre turist gelip turist gitmenin çok bir faydası yoktu. Çayım ve yaptığım resim bittiğinde Yalıkavak'ta, düşünen, sıcak ve hoş sohbet biriyle arkadaş olmuştum. Kuvvetlice el sıkıştık "görüşürüz" dedik karşılıklı...

Kış güneşi insanın için ısıtıyor. Yalıkavak 2013
Suluboya ile oynamak için bol bol zamanım olması mutluluk verici. Yalıkavak 2013

Klimayla güzelce ısıttığım küçük odanın kapı eşiğinde soğuk nöbet tutuyor. Tuvalete gitmeye üşeniyorum. Yıllar öncesinden her şeyi yeniden hatırlıyorum. Babaannemin cusine, anneannemin soba ile ısınan evleri geliyor hatırıma. Bodrum'un kışıyla tanışıyorum.

8 Aralık 2013 Pazar

Sandviç ekmeğine çift kaşarlı tost

"Gel gidip tost yiyelim" dedi. Saat beşi geçiyordu. Karanlıktan hemen önceydi ve ayaz iyice çökmüştü. Pırıl pırıl bir hilal göğe yerleşmiş, Levent'in, etekleri sigara kokan gökdelenlerinin arasında her zamankinden daha parlak duruyordu. Ofisle büfe arasındaki birkaç yüzlük adımı ve rahatsız bar tabureleri üzerinde, tostlarımız gelene kadarki zamanı işten güçten, havadan sudan konuşarak geçirdik. Dertleşmekti diyelim. Tam da tostların yarısına gelmiştik ki asıl konu açıldı. Midyeler su kaynadıkça nasıl açılıyorsa öyle, kendiliğinden.

ticket of bodrum
Bir Bodrum bileti!
Ne eksik, ne fazla, güncemde ne yazıyorsam o kadar açık, o kadar istediğini bilir bir şekilde anlattım. Hayatımın geri kalanını Bodrum'da yaşamak istediğimi, daha önce ayak üstü de olsa söylemiştim. Detaylı konuşmak üzere sözleşmiştik. Üzerinden bir buçuk ay geçmişti. İşte bu akşamüstü hayallerimin bir heves olmadığını, sınamak istediğimi birkaç yıldır nasıl hazırlandığımı tekrar ettim. Bir sürü insanın bir dolu hikayesini dinlediğimden bahsettim. Bu hikayelerin bana işaret ettiklerini çok iyi okumuştum. Artık benim için önemli olan İstanbul'la ekonomik bir köprü kurmaktı. Bir sigara çıkardı paketinden, ayaza çıktık. Sigarasını yakarken ciddiyetle beni dinlemeye devam etti.

On bir yıldır birlikte çalışıyorduk. Bu kadar uzun süre beraber çalışmanın altında oluşturduğumuz güven kadar aramızda ihlal etmediğimiz bir mesafe de vardı. Belki de bu mesafenin adı saygıdır. Birbirimize o mesafe kadar yakın o mesafe kadar da uzaktık. Patron-çalışan ilişkimizi de arkadaşlığımızı da aynı mesafe şekillendiriyordu 11 senedir.

Biraz da üşümeye başladığımızda sözü aldı. Benim yaşadığım sıkıntıların aynısını zaman zaman yaşadığından bahsetti. Bu yüzden beni çok iyi anladığını söyledi. Yalnız, İstanbul'la bağımı koparmamı istemediğini de dile getirdi. Dolayısıyla beni destekleyeceğini söylediğinde yüzüme bir gülümseme mutlaka oturmuştur. O da gülümseyerek "hem bize de bir kapı olur" dedi. Arada bunalınca birkaç günlüğüne kaçabilecekleri bir yer olması fikri çok güzeldi. Kimbilir her gün gidip geleceğim küçük bir ofis te tutulurdu. İçine de topu topu 3 laptop konurdu...

Tek bir şey rica etti benden. Biraz zaman tanımamı, bir sene daha İstanbul'da kalmamı... Tamam dedim.

5 Aralık 2013 Perşembe

2013'te neler oldu?

"Yine el ele oturduk masaya. Büyükçe bir balığı arkadaş ettik 20'liğin yanına. Yeşilden salatamız bol limonlu. Azcık soğandan ne çıkar deyiverdik. İnsanlar geldiler geçtiler yanımızdan, kırmızı kukuletalar takmışlardı. Her yer süslenmiş, müşterilerini bekliyordu. Kızarmış ekmeklerimiz koktu çarşıya. Yudumladık rakımızı, çokça suyu boca ettik boğazımızdan aşağı. Yine bolca muhabbet ettik. Tekrara düşmekten de çekinmeden ve her seferinde güldük. Kimse kimseyi bozmadı. Yine aşık oldum. Çünkü çok güzel baktı bana. Ben 2013'e ilk onun bakışlarında girdim. Sonra her yudumda..."

Bu yazıya 2013'ün ilk yazısının, final paragrafıyla başlamak istedim. Hülya ile rakımızı içip balığımızı yedikten sonra yeni yıla, dostumuz Evren'in küçük ev partisinde merhaba demiştik.

Yeni yıl aynı zamanda herkes için beyaz bir sayfa açmak anlamına geldiğinden, klişeyi bozmak istemedim. Pek "yapılacaklar listesi" hazırlayan bir adam olmasam da yapacaklarımı listelediğim bir çizim yaptım. Şimdi bu listeye bakarak yılın hesabını çıkarmanın ne kadar kolay olduğunu görüyorum. Bu liste dışında kalan önemli başlıkları da sıralayacağım.



Yapılacaklar listesi
Yılbaşından 37 gün sonra, 2 sene oturduğum Galata'dan, doğup büyüdüğüm Bebek'e taşındım. Kira ödemeyecek olmak, hedeflediğim yolda büyük avantaj olacaktı. Fakat aynı dönemde başlayıp yıl ortasına kadar süren diş tedavim önemli bir gidere dönüşünce işler değişti. Konu sağlık olunca ekonomik hedefi tutturamamış olmayı çok kafaya takmadım. Yine de küçük bir tasarrufu kenara ayırabildim.

Ayrıca Bebek'te oturuyor olmak, sabah yürüyüşleri, sahil koşuları veya parkta spor yapmak gibi bir şansı sunuyordu ki bu Galata'da olmayan bir şeydi. İlk bir kaç ay sabah yürüyüşlerinin faydasını çok gördüm. Sadece ter atıp, fit olmak dışında düşünmek bana en iyi gelen şeydi. Bu yürüyüşlere arkadaş edeceğim bir köpek almayı bile düşlemiştim, fakat bu kararımdan çabuk vazgeçtim. Asmalı'nın bedenime eklediği fazla kiloları ise hala atabilmiş değilim.

Bu sene bloğumdaki bir dizi resim çalışmasını kitap yapmayı da planlamıştım. Sıralayacağım birkaç nedenin, bahane olduğunun farkındayım. İlki, içinde bulunduğum sistemin, zaten şikayetçi olduğum zamansızlığa kaynak olması. İkincisi ise, baskı için hevesli görünen tek yayınevinin bana bir maliyet çıkarma refleksi. Bir üçüncü neden olarak tembelliği de sayarsam vicdanım rahat eder.

Yepyeni deneyimler
2013'te konusu çizmek ve Bodrum planlarım üzerine olan söyleşi ve röportajlar verdim. Yazıp çizdiklerimin sandığımdan daha geniş bir kitle tarafından izlendiğini bilmek çok heyecan vericiydi. Yayınların ardından daha çok insan bu etkileşime dahil oldu. Ayrıca, bu vesileyle farkında olmadan Bodrum'a harekete dair bir takvim de oluşturmuşum. Yayınları tekrar incelediğimde kendime Mart-Nisan aylarına kadar bir zaman tanıdığımı görüyorum. Bakalım zaman ne gösterecek.


Sabah Pazar - Şubat 2013 / Tıkla oku
Time Out İstanbul - Mart 2013 / Tıkla Oku


Boo Dergisi - Aralık 2013 / Tıkla oku


Artık adına kendi sosyal mecramız diyebileceğim Asmalı Cavit ve cuma akşamlarını atlamamak gerek. 2012'de olduğu gibi bu yıl da, Galata'dan ayrıldıktan sonra kopmadığımız ve hemen hemen her cuma rakı başına oturduğumuz masamızda, dostlarımız kadar sosyal medya takipçilerimizi de ağırladık. Kapıdan "sizinle bir kadeh rakı içmek istedim" diye gelenlerle de kadeh kaldırıp tanıştık. Bu elle tutulur, gözle görülür iletişimin bilgisayar başında yapılanından daha iyi geldiğini söyleyebilirim. Güzel olan o masada bizimle oturanların da aynı şeyi düşünmeleriydi.

Sosyal Medya sayesinde Doğacan'ı tanıdık. Tanımadığımız bir sürü insanla yemek yedik.
Yiyelim Güzelleşelim organizasyonlarının ikincisi Bebek'te idi. Üçüncüsü bu ay Bodrum'da
Sosyal medya sayesinde Papatya ve Saliha ile tanıştık.
Çağrı ise tasarım yaparak, beş parasız dünya turunu tamamladı
Asmalı Cavit konuklarımız her daim vardı. Sevgili Aslı ve eşi'de bizimle kadeh kaldırdılar

Kitaplar
Utanarak söylüyorum kitap okuyan biri değilim, az sonra okudum diye övüneceğim kitaplardan fazlasını bir ayda bitirenler olduğunu da biliyorum. Fakat bu bir seneye sığdırdığım eserleri burada paylaşmak isterim. Yeni yıla girerken Hakan Günday'ın Az'ını bitirip ardından Levent-Bebek yürüyüşlerim boyunca Bodrum'a dair yazılmış 3 kitabı arka arkaya okudum. Sırasıyla Oral Gönenç, Bodrum'da Yeniden; Baskın Oran'ın Enişte Gözüyle Bodrum; ve Dalavere Memet'in Bodrum Tarihi, Aydın Boysan Şerefe... Yürürken kitap mı okunur diye soranım çoktu ki buna cevabım basitçe evettir. Yürüdüğüm yolun iniş çıkışını, çukurunu, tümseğini neredeyse ezberledim. Ağaç, elektrik direkleri gibi sabit engellerin nerede olduğunu çok iyi biliyorum. Havaların erken kararmaya başlamasıyla bu durum değişti tabi. İstiridye Üstü Girit (Byron Ayanoğlu) elimde fazla oyalandı. Buna karşın Sema Kaygusuz'un Sultan ve Şair isimli oyunu bir solukta okundu. Şimdi ise elimde Halikarnas Balıkçısı’nın Mavi Sürgün’ü var.

Yavaş yavaş okur oluyorum
Seyehat
Geride bıraktığım süre, tatil açısından da bereketliydi. Hülya ile son iki senedir gittiğimiz üzere yine Bodrum'da bir haftamızı geçirdik. Fakat ayaklarımızı uzatıp yatmak bize uygun olmadığından, bir kaç gün boyunca Gökova körfezini dolaştık. Hergün farklı bir bölgede uyanma şansını Ege çok güzel sunuyor. Bir gece kalmalı Midilli, Berlin uğramalı Nürnberg gezileri seyehatlerimizin yurt dışı ayağını oluşturuyordu. Sene sonunda Bodrum'a bir çıkarma daha var. Yiyelim Güzelleşim'in üçüncü ayağına da katılacağız.

Midilli'de kaldığımız otelde, hiç bir şey göründüğü gibi değildi.
Vaktimiz kısıtlı olduğundan, yaptığım en güzel şey bira içip resim çizmekti.
mythos

Nürnberg
Burg, Nürnberg
Berlin

Berlin

Gezi Parkı
2013’e asıl damgasını vuransa, hiç kuşkusuz Gezi Parkı olaylarıydı. Öyle sihirli bir şey yaşadık ki, ülke tarihine derin bir iz bırakacak, ışıltılı bir uyanışına şahit olduk. Hayatımda beni bu kadar mutlu eden bir başka şey yaşadım mı hatırlamıyorum. Bunca insanı bir arada görmek, onlarla bağırmak, alkışlamak, tencere tava çalmak ilk kez bir aidiyet duygusu yaşattı. İnsanların bir anda kenetleneceğini ve ortak bir tepki vereceğini hiç düşünemezdim. Gezi olaylarının geleceği etkilemeyeceğini sanmak sanırım ahmaklık olur. Ben de kişisel olarak böyle bir sesi bırakın anlamaya çalışmayı, kulak dahi vermeyen, gözünü kapatıp, şiddeti körükleyen hükümete, polisine ve medyaya hakkımı helal etmediğimi beyan etmiş olayım.

Çizdiklerim ve yazdıklarıma kabaca bakınca, planlarım doğrultusunda, 2013 bir pozisyon alma yılı olmuş sanki. Bodrum-İstanbul arasında kurmam gereken ekonomik köprünün çalışmaları ise 2014'te biraz daha sürecek. Bakalım zaman ne gösterecek. Lakin yeni yılı Bodrum’da karşılayacağımı sevinçle söyleyebilirim.

30 Kasım 2013 Cumartesi

Kaçmak üzerine dertleşme

Kaçmak ile ilgili bir cümle kurarken aslında ne kadar kuvvetli bir sözcüğü seçtiğimi fark etmemişim. Aldığım yorum ve tepkilere göre bunu göç etmek veya yer değiştirmek diye kıvırdıysam da "kaçmak" kelimesinden kaçamadım bir türlü. Konu açıldığında kiminle konuşsam birkaç dakika içinde sanki hipnotize oluyor, kaçmak fikrinden büyüleniyorlardı. İnsanların peygamberlere inanmasının altında kendi tembellikleri yatıyor olabilir diye düşündüm. Çünkü ne yapacağını bilmemek, kötü sayabileceğimiz her şeyden berbat bence. En büyük iç sıkıntılarımın ne yapacağımı bilmediğim anlarda ortaya çıktığını hatırlıyorum. Dolayısıyla, kendisi için hiçbir şey yapmadan bekleyen kimseler, nedense benim kaçışımı çok ciddiye alıyor. Çünkü onlar için de "kaçmak" çok büyülü bir sözcük. Onlar da gitmek istiyor, hayaller kuruyorlar; hep yaptıkları gibi kımıldamadan.. şimdi de beni bekliyorlar.

Bodrum
Bu şehirden ayrıldığım ilk günkü yazımı okuduklarında kalpleri eriyecek o kimseler, beklemenin bir başka aşamasına geçecek. Deniz kıyısında yaşayacağım taş evin bahçesinde, ilk rakı fotoğrafını bekleyecekler. Camdan süzülen ışığın içine gizlenip Hülya'yı usulca nasıl öptüğüm de merak uyandıracaktır elbet. Gün batımının verdiği ilhamla kurmam beklenen afili sözcüklerin altına onlarca yorum yazacakları günü de iple çekecekler. Tatil gibi bir hayat sürdüğüme kanaat getirene kadar kendileri için hiçbir adımı atmayacak, kıllarını kıpırdatmayacaklar. Her pazartesi diyete başladıkları gibi, her cuma sigarayı bırakacaklar. Her hafta yeniden... Benim görevim de, "Burası cennet cennet" diyerek, fütursuzca resimler post etmek olacak. Birbirimizi işte böyle kandıracağız.

Bodrum'da bir kış sabahı
Nihayetinde hiçbir şey hayal ettiğimiz gibi olmayacak. Bunu biliyorum, çünkü gerçekle sınanmadıkça her hayal, kırılmaya mahkum ediliyor. Ayrıca hayal, hayal olarak kaldığı sürece tek yapabildiği afyon etkili kısa mutluluklar yaratmak. Bir an rahatlatıyor, gaza getiriyor o kadar. Zamanla bizi hayal kurmaya iten asıl nedenleri unutturuyor, uyuşturuyor. Kaçmak ile ilgili bir sürü hikaye dinledim. %90'ı hayal kırıklığıyla ilgiliydi. %70'i şehirlere geri dönmüştü, kalan %20 tutunmaya çalışıyordu. Tutunmuş %10 da tatil yapmak bir tarafa, hayatlarını sürdürmek için çalışıyorlardı.

Benim hayallerim bu gerçekleri gözeterek şekilleniyor. Dolayısı ile pembe bir tablo vaat etmiyorum kendime. Hiçbir hayalim ayağımı şezlonga uzatıp bütün gün denize girmek, yürüyüş yapmakla alakalı değil. Deniz kıyısında bir taş evde de yaşamayı hayal etmiyorum. Gücüm neye izin veriyorsa o. Hatta İstanbul'daki yaşam standardımı tamamen çöpe atmam gerektiğini biliyorum. Daha azla yetineceğim bir hayata hazırlıyorum kendimi. Yine para kazanmak gibi bir derdim, çözülmeyi bekleyen yepyeni problemlerim olacak. Daha yalnız olacağım. Hatta yalnızlıktan çok yorulacağım, sıkılacağım.

O zaman "İstanbul'dan kaçmak niye?" diye bir soru pekala sorulabilir. Çünkü bugüne dek hep böyle algılandı, hep büyük şehirden kaçmak diye tarif edildi. Bütün derdimizin trafik, kalabalık, kasvet ve nefes alamamak olduğu söylendi. Kabul ediyorum ki büyük şehirde yaşamakla ilgili şikayetlerim ne eksiktir, ne de fazla. Ama mesele şehirden kaçmak meselesi değildir. Bu sefer kıvırmıyorum, gerçekten yer değiştiriyorum...

Her yıl sonunda rutin sağlık kontrollerim yaklaştığında, kontrol edemediğim bir korku içimi kaplar. İşte benim kaçmak istediğim duygu budur. Daha da ötesi ki saçma sayılabilir; İstanbul'da kaldıkça, daha önce elinden kurtulduğum kanser beni tekrar yakalayacakmış gibi geliyor. İşte bu korkudan da kaçmak istiyorum. Doktorum 5 sene evvel beni mezun ettiğinde tekrar yakalanma riskimi %40 gibi bir oranla tanımlamıştı. Hiç fena bir oran değil. Bugüne değin her şey yolunda gitti. Umarım bundan sonra da öyle gider. Ne bileyim hazır kurtulmuşken kaçarsam, kanser beni bir daha bulamayacakmış gibi geliyor. Kafasını kaşıyarak "...nerede bu Coka?" diyecek sanki. Onu, bu şehrin gri ve kasvetli havasında bırakıp unutmak istiyorum.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Boo Dergi röportajı

Geçtiğimiz ay Asmalı Cavit'te buluştuğumuz Kamer Yılmaz ve Rıza Şahin ile yaptığımız söyleşi çok sevdiğim Boo Dergi'de yayınlanmış... Ben de buradan duyurayım istedim. Kamer, Rıza ve Alper'e çok çok teşekkürler.

12 Kasım 2013 Salı

Yemek

Tek başıma yaşadığım dönem ve çalışma hayatım boyunca geçerliliğini koruyan yegane şeylerden biri, ofisten saat 7’de çıktığımda aç kaldığım gerçeğidir. Bunu iki şeye bağlamam mümkün; ilki, yemek yapmaya kalkıştığımda masa başına 8-9 gibi geç saatlerde oturmak istemiyor olmam. İkincisi ise, alışveriş alışkanlık ve davranışlarım. Buradan devam edeyim.

Püskül'le akşam yemeği

Dolapta çokça şey çürütüp vicdanen rahatsız olduğumdan beri, toplu alışveriş faslını terk ettim. İhtiyacım kadarını almak yetecekti. Böylece hem her şeyi taze tüketebilecektim hem de kalanını dolapta çürütmemiş olacaktım. Gel gör ki, ofisten saat 7’de çıkılınca, markette, özellikle sebze-meyve adına pek bir şey kalmıyor. Kalanlarsa kendinden geçmiş oluyor. Arasında iyilerini aramak çöp karıştırmaktan çok farklı değil. Roka demetleri hem küçük hem kendini salmış oluyor. Gün boyu marketin kralı olan domates, suyunu bırakacak yer arıyor. Meyveler desen sineklenmiş... Kısacası işim çok zor oluyor.

Güzel bir domates kokusu bile İstanbul'dan gitmek için bahanedir benim için.

Başka bir açıdan bakayım. Bir kere itiraf etmeliyim ki yemekle ilgili sorunum hep olmuştur. Mesela çocukken, babaannem elinde tabakla peşimde dolaşırdı. Annem elinde kaşık, benimle köşe kapmaca oynamıştır. Anne, babası memur arkadaşlarım kendi yemeklerini kendi yapabilirken, en kötüsü tencere bile ısıtmışlığım yoktu. Sokağa, ekmek arası bir şeyler illaki inerdi. Elde tapşinlenip kızartılmış köfteler, çıtır çıtır bir çeyrek ekmeğin arasına dizilir, soyulmuş ve bolca tuzlanmış salatalıkla ellere tutuşturulurdu. Hatta bizimkiler sofraya oturmasalar acıktığımı anlamazdım. Hareketliydim, oyun oynamaya bayılırdım yemeği hiç düşünmezdim. Çünkü pişirilir ve peşimden getirilirdi. Üniversite dönemi de ailemin yanında geçtiğinden mutfakla aram öğrenci arkadaşlarım kadar barışmadı. Onlar bin bir çeşit makarnayı yapabilirken ben pizza bile ısıtmamıştım.

cocky pan!
Bir dönem yemekle ilişkim resimlediğim düzeydeydi.

Yıllar geçtikçe yemek yemeyi sevdim. Mutluluğun sadece kahvaltıyla değil, iyi yemekle de alakası olduğuna inandım. Bu dönüşümün mutfakla aramı değiştireceğinden çok emindim. Bu gazla tezgahın başında soğan doğradım, patates kestim, patlıcan közledim ama nafile. Yeteneksiz değilim eminim lakin konsantrasyon sıfırdı.

chef (!)
Arada mutfağa girdiğim oluyor. Sıvı pilav icatlarım arasındadır.
emulsion cake / bulamaç
Tatsız tuzsuz bulamaçlar yapardım.
masterchef
Karnı tok ve mutlu ben
at the kitchen
Bebek'e ilk taşındığımda mezelerimi hazırlardım.

Galata'da hayatım; ya ev yemekleri yapan lokantalarda ya da meyhanelerde geçince, o evin şahane ötesi mutfağı bir nevi süs kaldı. Haksızlık etmeyeyim aynı mutfakta rakı mezesi, ton balıklı salata, pilav ve hatta tencere yemeği bile yapılmıştır. Lakin eser sahibi hep Hülya'dır. Benim de arada yaptığım şeyler elbette var ama adına yemek denir mi bilmiyorum.

yiyelim guzelleselim
Doğacan Onaran, bloğu sayesinde tanıştığım seyyar bir aşçı. Yiyelim Güzelleşelim
Two Greedy Italians, televizyonda yakalarsam, sıkılmadan izlediğim bir program.

Bu arada kendini iyi yemeğe adamış insanlarla tanıştım. Onları izlerken el kol hareketlerini izleyip, tezgah ve masa başındaki duruşlarını gözlemledim. Yapanın da ve tadanın da yemek sohbetleri ağız sulandırıyor. Tutkularının geride bıraktığı pırıltılı izi görmek çok motive edici. Neyin daha önce pişeceğini, neye hangi tadın da yakışabileceğini ve dahası bir lezzeti nereye götürebileceklerini biliyorlar. Yemek yapmak bu yüzden basit gelmiyor bana, onlar her ne kadar basit deseler de. Belki de bu kadar basit olamayacağına inandığımdandır.

Oysa dün gece rüyamda kendimi Bodrum'da bir evin mutfağında gördüm. Kırmızı biberleri kesiyordum. Tencerede bir şey kaynıyordu. Kuş başı etler duruyordu tezgahta. Maydanozları yıkadım. Marine edilmiş bir şeyleri bir elimden öbür elime atıp tuttum epey. Tuzla iyice öldürdüm soğanları. Taze kekik ektim üzerlerine ve bir nane yaprağıyla süsledim tabağı. Bir şeyleri de jülyen doğradım. Tavadaki yağda patatesler tıss tıss kızardılar. Başka bir şey de nar gibi oldu. Sonuçta ne yaptım bilmiyorum ama millet parmaklarını yedi. Kendimi iyi hissettim...

3 Kasım 2013 Pazar

Bir toplantı notu

Geçtiğimiz Cuma söz konusu toplantı olmasaydı belki de bu yazıyı yazmayacaktım. O sunum sayesinde tam da kafa dağıtacak, laf aramızda romantik geçecek bir şehir dışı programa katılmayıp, uzun bir aradan sonra ilk kez gece ofiste çalıştım. Sunumun hazırlanmasına katılmış olmak, beni de toplantı ekibine dahil edince yazıya konu olacak asıl mesele ile yüzleşmem kaçınılmaz oldu.

Eğer toplantıya katılmamış olsaydım haftasonunu Hülya ile Fethiye'de geçirecektik.

Toplantı ile ilgili stok fotograflarda herkes şık ve mutlu gözüküyor.

Sunum kadar önemli ikinci bir şey varsa o da toplantıda nasıl göründüğündür. Hele bu toplantı yeni müşteri ile tanışmak ve onlara ilk kez bir şey sunmak için organize edilmişse durumun önemi 2 kez artar. Görünümün, sıcak davranışların toplantı atmosferini, ortamın kimyasını etkilediğine inanılır. Sakallar kesilir, saçlar taranır, kokular sürülür. Kadınlar erkenden fönlerini çektirip makyajlarını yaparlar. En şık kıyafetlerden kombinler yapılır ki toplantının enerjisine katkıları olsun. Yüzlere kocaman gülümsemeler takılır.

Hayatımda böyle toplantı görmedim ama kimi işlerde bu resimleri kullandım mecburen

Son dönemde Bodrum'a taşınma planı çerçevesinde önceliklerimi değiştirmeye başladığım aşikar. Özellikle de kılık kıyafet meselesi benim için önemini iyice yitirdi. Galata ve ardından Bebek'e taşınırken büyük bir kısmından da kurtulmuştum. Dolayısı ile böyle toplantı için uygun kıyafetim kalmamıştı. Hem kim ne yapsın Bodrum'da ceketi kravatı?

coka spring summer 13
Benim gardırobum uzun süredir bu kıyafetlerden ibaret. cokabook.blogspot.com
catwalk
Kışları da şalvardan vazgeçmiyorum. cokabook.blogspot.com 
Bir kot bir tshirt de durumu kurtarırdı belki ama gardıropta ne kotum ne de tshirtim vardı. Uzun süredir şalvarlarım, dökümlü üst başım ve bir iki şortla idare ediyorum. Usul usul yeni hayatıma geçtiğimi fark ettim ve gülümsedim. Yaşam tarzım Bodrum'a göre değişiyordu. Kıyafetlerim ve eşyalarım gittikçe azalmıştı. Bir yanımın bu kadar hazır olmasına mutlu olarak belden bağlamalı Thai balıkçı pantolonumun üstüne bol salaş bir şey geçirdim ve evden çıktım.

Daha da azalmak üzere...

Arşivden: Az olmak, az almak, azalmak

28 Ekim 2013 Pazartesi

Cepten yenen bir Bodrum yazısı

Aslında bu yazı belki de yaşamayı hayal ettiğim yerden, Bodrum'dan yazılmalıydı. Hatta bir akşamüstü olması büyük ihtimaldi. İnce tül gibi gri bulutların üzerini örttüğü Yalıkavak'ta, annemin evinde camın önünde otururdum. Muhtemelen üst katta olurdum. Çünkü buradan manzara daha güzel. Yağmur başımın üstünden henüz geçmiş bile olabilir. Camlardaki damlacıkların içinden uzaklara baktığımı farz ediyorum. Ahşap asmakatın çıkardığı çıtırtılar bu derin sessizlikte çok daha güçlü ve peşisıra. Üşüme mevsimlerinin başları, dolayısıyla ev serince. Isınmak üzere dizlerime kondurduğum bilgisayarımın şarjı idare eder. Hemen yanı başında, içinde sadece sarı leblebi bulunan küçük beyaz seramik kase yarı yarıya dolu. Buzun tamamen eriyip seyrelttiği rakı dışarıdaki gri havadan farksız. Leblebi taze, rakı soğuk...

Camın önünde oturup dışarıya bakmamın nedeni bir cümleye takılmak olabilir. Öyle ise bu çok fena... Çünkü az sonra kendimi kanepede, ellerimi dizlerimin arasına almış uyuklarken bulabilirim. Şu an için düşünmek, uyumak demek. Farz edelim son bir kaç gündür bunu yapmış olayım. Üşüyerek uyanıncaya dek pozisyonum da değişmez.

Diğer taraftan alt katta amaçsızca yürümek ve hatta elektrik gelirse televizyonda birkaç kanalı ardı ardına izlemem de olası. Annemin İstanbul'da olması bir şans sanırım. Hem elektirik hem annem bir arada olaydı tv sesini kısması konusunda defalarca uyarırdım orası kesin.

Telefon çalabilir bu arada. Zaten çalsın ister insan. "Hiç" derim belki de. "Tamam" deyip kapatırım üstüne. İstanbul'dan beri peşimi hiç bırakmayan saçma kısa mesajları silerim kimsenin haberi olmadan. Sonra da cebime sokuştururum telefonu.

Bilgisayarımın şarjı idare eder diyorum ama kalan kısmını gece kullanırım belki de. Bardağı dikerim kafama. Birkaç leblebiyi de peşinden gönderdikten sonra ayaklanırım. Ahşap asma katı zangır zangır sarsarak inerim aşağıya. Omuzuma çabucak bir şeyler alırım. Girişin karanlığına gözüm alışıncaya kadar anahtarlarımı ararım. Bahçe kapısından girmişsem anahtar da illaki oralardadır. Kendimi dışarı atarım. Elektrik gelmediği için elle açtığım büyük sürgülü kapıdan avucuma bulaşan gres yağı silmeme rağmen kalır. Yine de arabaya atlarım, nihayetinde az evvelki telefonda "hadi gel" denmiştir. Yola çıkarım Bodrum'a doğru, Mahmut Kaptan'da rakı içmeye giderim.



16 Ekim 2013 Çarşamba

Ortaya muhabbet olsun

Derinden gelen hüzünlü bir trompet sesi Galata'daki evin içine dolar; hafif bir esintinin peşinde, perdelerin arasında oyuna dalardı. İşte o zaman pencereye doğru birkaç adım atar, dışarıyı seyre dalardım. Gelen geçen, küfür eden, fotoğraf çeken, lokantaya giren, kerhaneden çıkan insanlar, su denli akar giderdi sokaklardan, zamana karışırlardı. Çıplak ayaklarımın altında ahşap çıtırtısı.



Galata'da oturduğum evi özlüyorum
Sokağı izleyebildiğim pencereye yürürken rabıtaların çıkardığı sesi de özledim.
Avlu mutfak ve çevresi odalarla çevrili bu evde 2 sene çok çabuk geçti

İbrahim Maalouf'un "Beirut"unu ne zaman dinlesem Galata geliyor aklıma. Bir nevi çentik atmak gibi bir şey sanırım. Ne bileyim, özlüyor, "biraz daha dursaydım yahu" diyorum zaman zaman. İnsanın istediği yerde yaşaması büyük nimet. Eve girmeden evvel Helvetia'da akşam yemeği yiyip, Güney'de bir bira içmek gibi basit bir program bile bana aitti. Hele Hülya ile istisnasız her cuma gitmeye başladığımız Asmalı Cavit, Galata'da yaşıyor olmanın madalyonuydu. Yenilenip değişen Karaköy'ün sosyal yapısı da gıcır gıcır bir hediyeydi adeta. 16 yıl sonra Bebek'e yeniden taşınmak da kendi içinde güzel diyebilirim; lakin geçen süre zarfında bir kere bile burnumda tütmüşlüğü yoktur. Sabah yürüyüşleri hariç.

Ev penceresinden kule harika görünüyordu.

Bu sabah her zamankinden daha erken uyanıp kahvaltı için hamle yaptığımda, evde Püskül'ün mamasından başka yiyecek olmadığını hatırladım. Dışarı çıkmam gerekecekti. Yürüyüş de yapayım bari diyerek eşofmanlarımı giydim. Her akşam ofisten eve yürüdüğümden midir nedir, Bebek'te sabah yürüyüşlerini uzun süredir savsaklıyordum. Halbuki, bu güncedeki kimi yazının kaynağı işte bu sabah yürüyüşleridir.

Evde kalan tek yiyecek Püskül'ün maması olunca iş başa düştü
Bebek hep sabahları güzeldir, ilham verir.
Sabah saatlerinde sakin Hisar sahili

Yürüyüş bittikten sonra oturdum, sürekli okuduklarımdan farklı güncelere göz atmak istedim. Bazen az sayıda kişinin takip ettiği ya da birkaç yıl önce unutulmuş, sahipsiz kalmış günce yazıları önemli ipuçları barındırabiliyor. Mesela bizi etkileyecek olumsuz şeyler listesi yapmamızı öğütleyen Nazan Hanım'ın "Datça'ya Yerleşmek İsteyenlere Rehber" yazısını okuyabilirsiniz. Listesinde birinci sırayı "iş" almış. Zaten Datça'da tutunamamalarının başlıca sebebinin de sebebi bu galiba. Aynı konuda kendi imkanlarını ve şansını kendi yaratan Serdar Benli de "Oralarda ne iş yaparım?" sorusuna sıklıkla maruz kalıyor. Aynı soruyu "aslında zaman kazanmakla ilgili bir derdim var" diye yanıtlasam da, nasıl para kazanacağım meselesini etraflıca düşündüm mü? diye düşündüm şimdi. Üzerinden bir sene geçmiş ve bununla ilgili eski yazdıklarımdan birine baktım hemen.

Geçen hafta, artık zamanıdır diyerek ayaküstü patronumla konuştum. Bodrum'a gitmek ve orada yaşamak istediğimi söyledim. Günümüz teknolojisi işimi istediğim noktadan yapmama olanak verdiğinden, işlerimi aksatmadan oradan da yürütebileceğimi anlattım. Ayrıca benim hiç düşünmediğim bir başka çözüme de açık olduğumu ekledim. İlk tepkisi umutlarımı artırdı. Bu konuyu bir akşam daha detaylı konuşmaya karar verdik. Listenin iş kısmı bu şekilde hallolursa benim listemin 2 maddesi sayabileceğim takvim belirleme konusuna gönül rahatlığıyla eğilmek mümkün olacak.

Time Out İstanbul Mart 2013

Mart ayında Time Out İstanbul'a verdiğim söyleşide, bir sene içinde Bodrum'a taşınırım demişim. Görünen o ki, vaktim daralmış. Gerçi farklı zamanlarda yaptığım göç tarihi tahminlerimin tutmadığını biliyorum. Bazen ne yaparsak yapalım, hayat getirip kendi koşullarını dayatıyor. Bu konuda içim rahat. İçinden geçtiğim bu zaman diliminde kerelerce yol değiştirdim; kararlar aldım ya da vazgeçtim. Sanırım benim sırrım da bu. Bu noktada harcanacak zaman, takvimde de illa ki kaymalara neden olmuştur. Ha 6 ay önce, ha bir yıl sonra artık fark etmiyor. Yoluma devam ediyorum, üstelik yeni başlangıca daha çok yaklaştığımı hissediyorum.

7 Ekim 2013 Pazartesi

İçi seni, dışı beni yakar

Bazen oluyor. Bir ses, söz, renk ya da herhangi bir şey, cevabını aradığım kimi sorunun anahtarına dönüşebiliyor. Mesela masadaki bardağı elime aldığımda, onu vücuda getiren şeyin sadece cam veya içindeki su olmadığını, çevresini saran boşluğun da dikkate değecek denli rol oynadığını biliyor ve aslında o boşluğa ihtiyacımız olduğuna inanıyorum.

Bu, bana Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girdiğim ilk sene gördüğümüz Temel Sanat Eğitimi derslerini hatırlatıyor. O derslerde tasarımda boşluk-doluluk dengesini nasıl sağlayacağımızı öğrenmiştik. Dolayısıyla o dönem algı ve öğrenme üzerine çeşitli uygulamalarını da yaptığımız Gestalt Psikolojisi, bir tasarımcı olarak mesleğimin temellerini oluşturuyor. Burada Gestalt Kuramına uzun uzadıya girmeyeceğim ama mesleğimi, tasarlanan şeyin izleyende yaratacağı etkiyi (algıyı) yönetmek olarak tanımlayabilirim. Asıl niyetim bu boşluk-doluluk ilişkisini yaşadığım şehre uyarlamak.

Gestalt'a göre bütün onu oluşturan parçaların toplamı değil, daha fazlasıdır.

Boşluk
Bu şehri seviyorum. Benim için vapura binip martılara simit atmak, kıyıları seyretmek hala pek romantiktir. Gün batımını Şişhane'de yakalamak için koşturduğum da çok olmuştur. Asmalı’da rakı içmek tam da bu şehrin raconudur. Boğaz kıyısında yürümek, Bebek Kahve’de bir arkadaşınla çay içmek ve Galata Köprüsü'nde balık tutmak gibisi yoktur. Arabadan köfte ekmek yemek, müze gezmek, konser izlemek yine İstanbul'a özgü tat bırakır. Özellikle baharları çok güzeldir. Erguvanlar, erikler ve manolyalar açar. Parklar, bahçeler kalabalıklaşır, insanlar kendilerini sokağa atarlar. İlkbahar ve sonbaharla birlikte sabahın erken saatlerinin güzelliği iyice ortaya çıkar.

En çok sevdiğim gün batarken tarihi yarımadayı Galata ve Şişhane'den izlemek
Bu silüetin değişimi son 10 yılda daha da hızlandı

Doluluk
İstanbul aslında hep kalabalık bir şehirdi. En azından kendimi bildim bileli bu durum değişmedi. Hani 40 yıldır İstanbul'da yaşayıp denizi görmemiş insanlar olduğu söylenir ya. Doğrudur. Bunun sağlamasını kendime bakarak yapabiliyorum. Doğup büyüdüğüm bu şehirde, adını bilmediğim bir yana, yerini dahi bulamayacağım semtler var. Misal, Kocamustafapaşa, Edirnekapı, Silahtarağa nerede bilmem. Havaalanına giderken önünden geçtiğim Merter nasıl bir semttir en ufak bir fikrim bile yok. Bu semtlere ne yolum, ne de işim düştü. Demek istediğim şu ki, herkesin bir kendi İstanbul'u var. Benim İstanbul'um da sınırlarını kendi belirlediğim bir bölgeden ibaret. Göç aldıkça genişleyen şehir -ki nüfusu 15 milyonu zorluyor- batıda Tekirdağ, doğuda İzmit'i yutacak denli büyüdü. Kuzey ormanları da bu genişlemeden nasibini alıyor. Su havzaları merkezden gittikçe uzaklaşıyor. Bu konuda bir şeyler öğrenmek için son yıllarda yapılmış en iyi İstanbul belgeseli Ekümenopolis'i hemen şimdi izlemeye başlayabilirsiniz. Yok yazıyı okuyayım önce derseniz, filmi ıskalamayacağınıza dair kendinize söz vermenizi isterim. Bu, madalyonun bir yüzü...


Bu çirkin görüntüyü sevmek mümkün mü?
Sanırım benim içinde yaşadığım İstanbul aslında bu kadar bir yer.

Doluluk
Bir şirketi dünyada adı sayılır markaların arasına sokmaya çalışmak artık dar bir fikir gibi geliyor. Bardağın dışındaki boşluğu görememek kadar kusurlu. Diğer taraftan dünyanın, hadi onu geçtim ülkemin en iyi tasarımcısı olacağım diye bir derdim zaten yok. İşiyle evli olmanın matah bir şey olduğunu düşünen, kafasını raporlardan kaldıramayan, o toplantı senin bu toplantı benim diyen insanlardan değilim. Eve, daha çok da kendime alacağım teknolojik oyuncaklarla mutlu olacak biri de değilim. Bunların dışında kalan şeylere bakınca -doğa gibi- yapabileceğim, üretebileceğim daha başka şeyler olduğunu görüyorum. Örneği de tazedir: Son 4 senedir çizmek (cokabook)... 20 yıllık meslek hayatımın ne kadar tatsız tuzsuz ve renksiz geçtiğini bu sürede daha iyi gördüm. Haksızlık olmasın, ilk zamanlar iyiydi, hoştu; ama söz konusu para kazanmak olunca idealizmin para etmediğini anlaman uzun sürmüyor. Gece gündüz sabahlayarak yapılan reklam kampanyalarının çok değil bir ay sonunda çöpe atıldığını ve bir daha hatırlanmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Boşluk
4 senedir çizdiğim günlüğün beni pek çok şeyden daha mutlu ettiğini hissediyorum. Bu çizimler, daha çok kendi hafızama kazıdığım notlar olarak okunabilir. Lakin artık başka hafıza ya da hafızalara seslenmenin hayalini kuruyorum. Son yıllarda çizerek ulaştığım pek çok insanın değişik hikayelerini dinledim. Dinlediklerimi resimlemek, taşa boyamak, ahşaba oymak, belki filmini yapmak kulağa çok hoş geliyor. İstanbul’dan gitmek istemek sebebim sadece trafik, kalabalık ya da betonlaşma değil; bu şehrin artık bana istediğim zamanı ve alanı da tanımadığıdır. Bir soğan gibi dışarıya doğru genişledikçe içi daralıp sıkıştığından nefes de aldırmıyor. Bu dar alanda yapmak istediğim şeylere zaman bulamamak kabul edeceğim bir şey değil.

İstanbul'un büyümesini hep soğana benzetmişimdir.

Bazen bir adım geriye çekilmek gerek. İşte o zaman bizi meşgul eden şeylerin aslında koca bir bütünün, küçük parçaları olduğunu görmek mümkün oluyor. Bu sayede hayatın bize gösterildiği gibi olmadığını kabul etmek kolaylaşıyor. İstanbullu olmak, kök salmak, bir numaralı iletişim CEO'su diye anılmak vs vs gibi şeyler önemsizleşiyor.

Sadede gelecek olursam; 40 yıllık hayatımın ilk 20 yılını ailemin isteklerini gerçekleştirerek ve öğrenerek geçirdim. Sonraki 20 yılını ise müşterilerimin isteklerini karşılamak suretiyle çalışarak. Önümde bir 40 yıl daha var mı, yok mu bilemem ama kalan zamanı kendime ait kılmak ve kullanmak istiyorum. Bu da benim en doğal hakkım sanırım. Zaten gittiğimde oralarda nasıl para kazanacağımı soranlara, kazanmak istediğim tek şey zaman diye yanıtlamamın sebebi de budur.