22 Aralık 2012 Cumartesi

Konserve Kıyamet

Az evvel bir tv muhabirinin Şirince'de beklenen olmayınca yaşadığı hayal kırıklığını izledim. Ne otellerde yer yok haberi doğruydu, ne de bölgedeki mahşeri kalabalık. Gelen ziyaretçi sayısına göre asker, basın mensubu ve kamu görevlileri çok daha fazlaydı. Üstelik bahsedilen mavi ışık hiç görülmemiş, uzaylılar da uğramamıştı. Onun yerine para kazanmak üzere Çanakkale'den roman müzisyenler, civar beldelerden hediyelik eşya satan insanlar gelmişti. Muhabir de onlarla konuştu, daha ne yapsın? Çıkan diğer bir habere göre, el konmasa 50 kiloluk bir uyuşturucu paketi yoldaydı. Kıyamet saati veren yayın kuruluşlarını da ilgililere havale edelim. Özetle 21 Aralık bana aslında ne kadar derin bir cehalet ve şuursuzluğun içinde olduğumuzu gösterdi.

Şirince'de kıyamet
Uçuk bir Prenses'in söylediklerinden yola çıkarak olur olmaz bir sürü kişi pek çok şey söyledi. Marduk'la çarpışacağımızdan tutun da üç gün mutlak karanlığa gömüleceğimizi, depremlerle sarsılacağımızdan, gezegenin kara delik tarafından yutulacağına kadar pek çok safsatayı dinledik. NASA'nın "saçmalamayın!" diyerek yaptığı bilimsel açıklamalar bile sosyal medyanın bilgi kirliliğinde kaybolup gitti. Bu sahne bana bir avuç köylüyü, elinde kitap, bağıra çağıra korkutan din adamlarının resmedildiği gravürleri hatırlatıyor. O resimler kadar soğuk ve karanlık.

İyimser olanlarsa bugün bir şey olmayacağından emindiler ve insanlığın bilinç değişimi ve aydınlanma yaşayacağından dem vurdular. Dünyanın yeni bir kapıdan geçeceğine inanan spritüeller de az değildi. Hele o cümle içinde sürekli geçirdikleri enerji, elektirik, çakra makra, reiki vs bana her zaman çok komik gelmiştir.

Çevremde de, söylenenlere inanan ve bir şeyler olmasını bekleyen arkadaşlarım vardı. Hiç inanmayanlar bile bu hızlı tüketime bir kenarından dahil oldular. Kıyameti tüketmek kabul etmeli ki günlük rutinin sıkıcılığından daha heyecanlıydı.

Kıyamete dair bütün bu fantastik beklentilerin tek ortak noktası, herkesin bir şeylerin değişmesini istemesi diye düşünüyorum. Yani kıyamet, hayatlarımızda değiştirmek istediğimiz her şeyin ortak adıydı. Ne yazık ki anlamaya çalışmak yerine tüketmeyi tercih ettik. O bizi yok etmeden ortadan kaldırmış olduk böylece.

17 Aralık 2012 Pazartesi

2012'de neler oldu?

Zeynep, çalıştığı Güllü Konakları'na ne zamandır bizi davet ediyordu. Bu davete cevap verme şansı, ne mutlu ki geçen yılbaşına denk geldi. Şirince'nin bu çok özel konağı, Hülya ile geçirdiğimiz ilk yılbaşımızda bizi mükemmel ağırladı. 2012'ye şömine başında ve çok romantik bir ortamda girdik. On’dan geriye saymadan, odun çıtırtısı dinleyerek…

Güllü Konakları Şirince / Fotograf Güllü Konakları internet sitesinden alınmıştır.

Güllü Konakları Şirince / Fotograf Güllü Konakları internet sitesinden alınmıştır.


Güllü Konakları Şirince / Fotograf Güllü Konakları internet sitesinden alınmıştır.

Şirince tepeleri
Yaklaşık bir sene sonra, Şirince, Maya Takvimi’nin sona ermesini, benzer şekilde yorumlayan binlerce insanı ağırlayacak. Gidecekler arasında tanıdıklarım da var. Bölgenin kıyamete karşı efsunu nereden geliyor bilmiyorum ama, çoğu insanın, olası kalabalık yüzünden, Selçuk'tan öteye gidebileceklerini düşünmüyorum. Şirince esnafı için belli ki eğlenceli ve kazançlı bir Aralık ayı olacak.

Aslında, başı ve sonu Şirince olan bu yılın, kısa bir muhasebesini yapmak istiyorum. 2012 neler getirdi? 2013'e hangi şartlarda girilecek? Bunun için önce çizgi günlüğüme de şöyle bir göz gezdirdim: cokabook.blogspot.com/2012

Salon İKSV, Fanfarlo konser duyurusuna illüstrasyon çalışıp, Kutluğ Ataman'ın ‘’Sılsel’’ projesinin poster görselini hazırlamak farklı ve yeni deneyimlerdi. Genelde keyfe keder çizdiğimden, illüstrasyonlarımın, basılı malzeme üzerinde görücüye çıktığı ilk çalışmalar olarak adlandırılabilir.

Fanfarlo için hazırladığım illüstrasyon...
İlki, dekorasyonu sırasında duvarlarını resimlediğim OPS Cafe’de; diğeri, Bebek Füme'de gerçekleştirdiğim iki sergi için Esin-Yasin Kalender ve Sertan Özbudun'a teşekkür etmeliyim. Her birinden çok şey öğrendim. Hayatımın bu ilk iki sergisi sayesinde daha çok insana ulaştım. Bir çoğuyla da tanıştım. Yeni kapılar ve ufuklar açtılar, açmaya da devam ediyorlar…

Duvar ve kapıları resimlerken çok eğlenmiştik.


OPS Cafe Karaköy'de Nisan ayındaki sergimden


Maddi olarak ise kendimi güvensiz hissettiğim bir sene oldu. Yaşantımı çok etkilemese de sene başında, hayal ettiğim şeye nasıl ulaşacağıma dair ciddi soru işaretleri doğurdu. Eldeki küçük birikimim, beni sadece herhangi bir krize karşı 1-2 ay idare edecek kadardı. Tam bu sırada annemin Antalya'daki evini kapatıp, Bodrum'a yerleşmesi bana verilmiş en anlamlı manevi destek oldu. Bundan sonra artık bir ayağım Bodrum'da olacaktı. İsteklerle ihtiyaçlar arasındaki tercih, tasarruf yapmayı direkt etkilediğinden, harcamalarımda biraz daha dikkatli davrandım.

Babamın çeşitli mevzuatlar yüzünden bir türlü dükkana dahil edemeyip kiraya verdiği "yarı bodrum" dairenin boşalması ve geçen ay bana teklif etmesi ise beklenmedik bir gelişmeydi. Orada oturacak olmak, şimdiden ihtiyacım olan kaynağı yaratmama büyük katkı sağlayıp, hedeflediğim zamanlamayı öne çekmeye de yardım edecek gibi. Hatta, her şey rast giderse Selimiye'deki evi yaptırmak üzere de önemli adımlar atabilirim, kim bilir.

Görünen o ki, 2012 ruhuma iyi gelen şeyler yaparak geçirdiğim bir sene olmuş. Sık sık Bodrum’a gitmiş; bir çok konser izleyip, sergi gezmişim. Çizmeye devam ederken araya bu bloğu bile sıkıştırmışım. Başına bir türlü oturamadığım kitap için de yeni yılı bir şans olarak görüyorum ve yeni yıldan sevgi, saygı, sabır ve sağlık diliyorum.

6 Aralık 2012 Perşembe

Uyuyan güzel

Yorulmuştu.
Kolay değil,
Galata'dan Beşiktaş'a sık sık yürümüyoruz,
ama her yürüdüğümüzde akşamları seyredecek filmler alıyor,
ardından da Beşiktaş Balıkçısı'na oturuyoruz.

Bugün de öyle yaptık.
Rakımızı içtik, balığımızı yedik.
Eve döndüğümüzde uyukladı,
daldı gitti.

Şimdi, içerde mışıl mışıl uyuyor.

1 Aralık Cumartesi, Galata 

2 Aralık 2012 Pazar

Perşembe

Asmalı Cavit'ten yer ayırtmaya gittim. Malum yarın cuma, Hülya ile her hafta yaptığımız gibi rakımızı içeceğiz. Kendim gittim çünkü telefonla rezervasyon yaptırmak neredeyse imkansız. Bir gün önceden aramakta fayda var. Daha önce bir kaç kez telefonda, "yerimiz yok" denmesine rağmen, şansımızı denemek üzere kapısına dikildiğimiz oldu. Sağ olsunlar her seferinde geri çevirmeyip mutlaka ağırlayacak bir yer buldular. Üstelik yer ayırtmaya bizzat gidince şeytana uymak da var. Bir duble rakı, pekala perşembe akşamlarına da yakışır. Lakin bu akşam, şeytan aldı götürdü satamadan getirdi. Yarın için ise yerimiz hazır.

Asmalı Cavit - Fotograf: Kalyan Neelamraju / Flickr
Asmalı Cavit'in özellikle mezeleri harikadır. Deniz börülcesi ve köz patlıcanını çok severim. Ahtapot salatası, ızgara kalamar ve hamsi tavası parmak yedirtir. Ortaya mevsim yeşilliklerinden salata söylenirse, masa kurulmuş olur. Tabi ki diğer mezelere de göz atmanızı öneririm. Fesleğenli mezgit, lakerda ve bilumum ot (bu yazıya başladıktan sonra cibes otu yedik, nefisti.) denenmek için sıralarını beklerler. Kısaca damak tadına önem verenler için burası doğru adrestir. Benim için en önemli ikinci şey ise ne konuştuğunu anlamaktır. Bazı meyhanelerde çalan müzik ya da müzisyenler yüzünden masadakilerle değil tabağınızla baş başa kalıyorsunuz. Asmalı Cavit'te özellikle Türkçe tangolar güzel bir fon oluşturuyor. Türk sanat müziği ise vazgeçilmez. İki katlı mekanın girişinde az masa var ve meyhane atmosferini en iyi burada hissediyorum. Havanın iyi olduğu zamanlar pasaj da tercih edilebilir. Üst kat, daha kalabalık gruplar için düşünülmüş. Başka bir havası var. Güleryüzlü personeli ve hızlı servisi de eklersem aşağı yukarı tanıtmış oldum sanırım. Girişi gözden kaçabiliyor, bu yüzden Serdar Benli'nin bana yaptığı gibi "Yakup'u bul, karşısına gir!" diyerek tarif edeceğim. Hemen hemen her cuma oradayız. Denk gelir de yolunuz düşerse bekleriz. Eğer değilsek, bir yer keşfetmiş olursunuz fena mı?

Buna karşın, Galata'ya taşındığım ilk yıl, Karaköy'deki Akın Balık sıkça uğradığımız bir mekandı. Mütevazi dekoru, kağıt örtü üzerinde servisi ve çay bardağında rakısıyla, salaş bir balıkçı lokantasıydı. Beni iyi hissettiren, kendine has bir tılsımı vardı. Ne var ki uzun zamandır gitmiyorum. Hızla popüler oldu. Sanırım işletme de bu popülerliği kaldıramadı. Servis kalitesi artmak yerine iyice düştü. Hatta o kadar yavaşlar ki, en son gittiğimizde kendi masamıza servis yaptım. Bazı arkadaşlarımın anlattıklarından, gelen hesaplardaki tutarsızlıkları duydum. Şu kısacık iki senede nelerin hızla değiştiğine iyi bir örnektir. Ucuz ve iyi balıktan, pahalı ve kötü balığa yatay geçiştir Akın Balık...

Akın Balık Karaköy mekan olarak çok güzeldir. Fotoğraf: akınbalık.com galeri
Çarşı'nın içindeki Turgut'un yeri de sevdiğim mekanlardandır. Galata, Beşiktaş arası yürüyüşlerimizin son durağıdır. Izgaraları çok lezzetlidir. Kızartmalar bazen yoğunluğun azizliğine uğrar. Mezelerden kaya koruğu turşusunu tercih ederim. Lakin köz patlıcanı bir türlü tutturamadılar gitti. Onun dışında servisi hızlı ve temizdir. İçerde oturuyorsam duvarlardaki resimleri incelemek çok hoşuma gider. Turgut Bey’in, mekana gelenlerle çekilmiş fotoğrafları, oranın hikayesini anlatıyor gibidir. Burada Beşiktaş Belediyesi'ne de bir parantez açmak gerek. Belli ki "Sokakta hayat var" diyerek Beyoğlu'nun masa kaldırma operasyonuna ince bir gönderme var ama masaların iç içe geçmesiyle Çarşı’da yürümek imkansızlaşıyor.

Beşiktaş Çarşısı'ndaki Turgut Vidinli restaurant müdavimi olduğum yerlerdendir. Fotograf: Google

Bu saydıklarıma bir dönem sürekli gittiğim, nefis Girit mezeleriyle, Haliç'teki Cibali Kapı Balıkçısı, üniversite arkadaşlarımla geleneksel buluşmalarımızda gittiğimiz Çukur Meyhane'yi de eklersem soranlar için hatırı sayılır bir liste yapmış olurum. İstiklal'de Eleos, Cankurtaran'daki Balıkçı Sabahattin'e nadir gitsem de iyi lezzetler listeme girmeyi hak ediyorlar.

Uzun lafın kısası meyhaneleri, dostlarımla rakı içmeyi, onlarla mezeler tatmayı ve muhabbeti, İstanbul'u ise artık sadece cumaları seviyorum...

25 Kasım 2012 Pazar

Eğer

1
Babam 25 senedir çalıştığı salonu yan apartmandaki daire ile birleştirebilseydi, Bebek'te bankaların kiralamak için kuyrukta olacağı bir mekan elde etmiş olacaktı. Buradan gelecek kiranın, hayatı daha kolaylaştıracağından emindi. Hele bir müddet sonra Bodrum'a, annemin yanına gidecekse hayatları için önemli bir sabit gelir olurdu. Lakin yönetmelik, mevzuat, kanun veya her ne ise işte, onun yüzünden, çok çabaladığı halde salona dahil edemediği daireyi kiraya verdi.

2
Eğer Selimiye için yapılmış teklif havada kalmasaydı, o toprak satılacak, bu kış Bodrum'da bir ev alacaktım. Böylece okur sağ, yazar selamet bitecekti göçme sevdası. Toprak satılmayınca taşınmak bahara kaldı. Ev almak illa şart değil elbette, kiralanır ne olacak. Önce bir sene yaşayıp görelim. Lakin o bir sene, geçinecek kadar para da kenara atılsa fena olmazdı hani. Gelir sabit, gider belli. Tasarrufa bir yerden başlamalı.

3
Düşündüğü kadar öğrencisi olsaydı, atölyeyi çekip çevirmek daha kolay olacaktı. Eşinden de yardım alabilirdi ama yapmadı. Buna karşın atölyeyi yeni bir yere taşıma kararı aldı. Babamla konuştu, daireyi boşaltıyordu...

24 Kasım 2012 Cumartesi

Çatlak

İki sene evvel Galata'ya taşınırken; istediğim, kendi seçtiğim bir yerde yaşayacak olmaktan çok mutluydum. Burada geçirdiğim süre zarfında bir kere bile pişmanlık duymadığım gibi kısa sürede de mutlu ve huzurlu bir yuvaya dönüştü. Bir tek geçen yaz meydandaki gürültüden çokça şikayet etmişimdir ama o da edilmeyecek gibi değildi. Bu konuda sosyal medya üzerinden, bir mahalle sakini olarak epey tartışmaya girdim. Zaten burası mahalle olmasa yaşamayı tercih etmezdim.

Merkezi konumu, iki adım yakınında metro olması ya da beş adımda Tünel'e çıkabilmek hayatımı kolaylaştırdı. Taşınmamla birlikte, aynı dönem, yeniden nefes almaya başlayan Karaköy, başlı başına bir zenginlik oldu. Hatta bu sene Ops Cafe Karaköy'de, nisan ayında küçük bir sergi bile açtım. Oturduğum süre boyunca pek çok konsere gittim, sergi takip ettim. Daha önce hiç olmadığım kadar sanatın içindeydim.

Galata'da oturmanın ekonomik bir bedeli var. Eninde sonunda İstanbul dışında yaşayacaksam elimdeki kaynaklarımı doğru kullanmam gerek. Ufak ufak ev aramaya başladığımız da düşünülürse, bir birikim yapmak şart oldu. Daha önce yatırım yapmanın iki önemli enstrumanı tasarruf ve sabırdan söz etmiştim. Dolayısıyla iki yıl ara verdiğim tedbirlerimi Bodrum için seferber etmenin zamandır diye düşünüyorum. Haliyle kışları yakıt, benzin ve elektirik masrafları artıyor. Üstelik kira yenileme dönemi de yaklaşıyor. Tek gelir alınan maaş olunca bazı kalemleri gözden geçirmek gerekiyor.

Sonuç olarak planım bir parça değişecek gibi. Dert değil. Zaten hayatın getirdiği yeni koşullara karşı esnek olmak gerek. Henüz kaleme alamadığım ve kurgumu direkt etkileyen, değiştiren çok şey var. Başından beri İstanbul'da son durağım olmasını istediğim Galata'da bu hayalim gerçeklememiş olabilir ama ana fikir değişmiyor. Kimbilir belki de başından beri sızmak için aradığım çatlak, doğup büyüdüğüm Bebek'tedir.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Küpe

Bodrum'da ilgili hikayelerin gelip beni bulması çok hoşuma gidiyor. Arkadaşlarım, tanıdıklarım ve sosyal medya üzerinden takip edenlerin bana verdikleri en güzel hediye bu. Bir de yazdıklarım ve çizdiklerimden yola çıkarak Bodrum'a yerleştiğimizi düşünenler var o ayrı. Henüz o aşamada değiliz. Lakin bayram tatili vesilesiyle bodrum sokaklarını dolaşıp yaşayacağımız yeri belirlemek üzere sağa sola bakındığımızı söyleyebilirim.

Geçenlerde gelip beni bulan hikaye, "Bodrum'a yerleşir en kötü bir cafe açarız, eş dost gelir, geçiniriz" yanılgısına iyi bir örnek olur. Bu konuda Serdar Benli'nin yazdıklarını da okumanızı tavsiye ederim. Hem eğlenceli hem de yol gösterici metinler.

İstanbul'un iyi restoranlarından Leb-i Derya'da idik cuma akşamı. Meyhane seven biri olarak, kardeşimin eşinin yaş günü olmasa pek gittiğim bir yer değildir. İkinci ya da üçüncü gidişim. Lakin yemekli bir organizasyon olarak ilk diyeyim. Dürüst olmak gerekirse bana hitap etmediğini söylemeliyim. Servis, sunum vs olarak harikalar, manzara desen nefis. Yemekler de lezzetli fakat porsiyonları ödenen hesapla yarışamıyor. Neyse konu da bu değil zaten. Doğum günü dolayısıyla masa epey kalabalıktı. Yanına oturduğumuz Bülent, Ömür ve eşini uzun zamandır tanıyorum. Haliyle Bodrum planımızdan haberdarlar ve bununla ilgili meraklı sorular yönelttiler. Laf lafı açtı, geldi Ömür'ün gülelim diye anlattığı öyküye. 

Leb-i Derya'dan boğaz manzarası



Hikaye yeni değil aslında. Bundan 4-5 yıl öncesine ait. Kahramanı ise bugün muhtemelen 38-40 yaşlarında. O zamanlar evli ve finans sektöründe çalışıyor. Bizlere de zaman zaman olduğu gibi an geliyor, O'na da tak ediyor ve eşinin itirazlarına rağmen her şeyden vazgeçip Bodrum'a yerleşmeye karar veriyor. Tahminim o ki ekonomik olarak iyi durumdalar. Çünkü yerleştikleri Turgut Reis'te para kazanmak adına attıkları ilk adım bir Jazz Bar açmak. Eş geliyor, dost geliyor lakin Jazz Bar pek istedikleri geliri getirmiyor. Ertesi sezon ani bir kararla burayı Rock Bar'a çeviriyorlar. Önceki sezona göre işler biraz kıpırdamış olsa da yine onları mutlu edecek parayı kazanamıyorlar. Hazıra da dağ dayanmaz tabi. İşin magazin kısmı bizi ilgilendirmez ama çiftin de arası açılıyor ve evliliklerini bitiriyorlar.

Bodrum'daki ikinci sezon daha bitmeden mekan yeniden kimlik değişikliğine gidiyor ve Türkü Bar olarak hizmet vermeye başlıyor. İçerisi müşteri dolup taşıyor, trafiği artıyor ve mekan çalışır hale geliyor. Lakin bu durum kahramanımızı mutlu etmiyor. Hayal ettiği şeyin çok uzağında kaldığından olacak İstanbul'a geri dönüyor.

Bazen hayal ettiğiniz yerde olabilir ama hiç hayal etmediğiniz şeyleri yapıyor olabilirsiniz. Benim gibi hayatını büsbütün değiştirmeye kalkanlar için güzel bir hikaye. Kulağıma küpe olsun.

5 Kasım 2012 Pazartesi

Dört ayaklı bilge

"Ne zaman nerede öleceğinizi seçemezsiniz. Ancak şimdi nerede ve nasıl yaşayacağınıza karar verebilirsiniz.”
Joan Baez


Kedisi olanlar bilir; kendilerini huzurlu ve güvenli hissettikleri yerde uyurlar. Yazın kapı eşiğini yatak belleyip, kışın kalorifere yakın olmayı tercih ederler. Ayak ucunuzda mırıldayarak uyuduğu gecelerden sonra bir bakmışsınız sonraki dönemi gardıropta geçiriyor. Özetle kediler her zaman olmak istedikleri yere kurulur, yaşar ve uyurlar.

Bence Joan Baez’in bir kedisi vardı. Belki de halen var. Yaşamı boyunca da hep olmuştur mutlaka. Baez’in bu sözünü “Son Durak Galata" yazımın başında da kullanmıştım.

PUSKUL
Püskül
Püskül’ü arabamın altında bulduğumda henüz bir kaç aylıktı. Çirkin kedilerce hırpalanmış, yalnız ve korkmuştu. Top gibi yuvarlaktı ve adını da fırça gibi tüylerinden aldı. Ne var ki parazit tedavisinden sonra geriye sadece adı kaldı. Gümüşsuyu’nda, bir apartman dairesinde büyüdü. Süt anneliğini Çıtırık yaptı. Çıtırık ise küçük bir terrierdi ve anne olmaya çok heves etti. Böylece köpekle kedi, anne - kız oldular.
pskl_ctrk
Çıtırık ve Püskül
sunday dog
Çıtırık, Püskül'ü emzirdi.

Beşiktaş’a taşınıldığında Püskül’ün bir bahçesi oldu. Burayı çok sevdi. Çirkin kediler kovaladı. Kuş yakalamayı öğrendi. Karnı ağrıyınca ot yedi. Yaprak ve rüzgarı oyuncak yaptı. Koştu, atladı, zıpladı. Çok mutluydu.





waiting for coka / reproach
Püskül'ü Galata'dayken resmetmiştim.
Boşandığımda, benimle birlikte Galata’ya taşındı. Bu yeni evi daha baştan beğenmedi. Etrafta kuş muş yoktu. Galiba karnı ağrıyınca ot yiyemeyecekti. Kemirecek halı, didiklenecek gazete bulunmayan yeni evde rüzgarla uçuşan yaprağa da hiç rastlamadı. Evdeki bir kaç sineği yakalamak rutine bağlanmıştı. Mutsuzdu. Galata’da daha fazla yaşayamazdı. Bunu açıkça söyledi. Geri dönmek istiyordu. “Hadi” dedi.“Beni yaşamak istediğim yere götür.”

Herkesin yaşamak istediği yerde yaşaması dileklerimle...

24 Ekim 2012 Çarşamba

Olan biten

Sanılmasın ki atılan her adım doğru, karşılaşılan her problem kendinden emin tavırlarla çalımlanıyor. Bazen gerçekten büyük bazen de küçücük bir problem bütün kurguyu değiştiriveriyor. Ne yapacağını bilemediğin anlar dikiliveriyor önüne. Dalgalı bir denizde ilerlemek gibi hayal edilen yolda yürümek. Kaç kere değişti fikirler kaç kere yeniden çatıldı ben bile bilmiyorum. Otuzlu yaşların başında kaçıp kafa dinlenecek bir liman kuracakken, kırklara 3 kala göçüp gitmek oluverdi ana fikir. Hedefimin önünde bir engel mi var, hedefi değiştirdim ben de. Nehrin beni götürdüğü yere gittim hala da gidiyorum.

İstanbul'la bir derdim yok kartpostallardaki gibi hatırlandığı sürece. Apartmanın kapısından otoparka yürüdüğüm 100 metre boyunca, peşimden gelen arabalara yol vermek koyuyor sadece. Kaldırımlarında bile yürüyemediğim anasını sattığım şehir. Üstelik grisiyle, kasvetiyle de bir problemim yok ama insanların içi kararmış bir kere. O iç kararması, bir ofise kapanıp, hergün aynı şeyi yapmaktan olmasın sakın? Hem de para karşılığı! Yüzler asılacak diye, saat altıda çıkmaktan korkuyorsa, ne anlamı var çalışmanın! İşini kaybetme tedirginliğiyle yaşayanın kasvetini hangi güneş dağıtabilir ki? Yaza sıkıştırılmış 15 günlük izin mi deva olacak? Ne kadar kandırıkçı herşey! Deyin ki, yaşım geldiği üzere gidesim gelmiş. Varın bloğun adı "kaçmak" değil, adaşımın dediği gibi göçmek olsun yaptığım. Yoksa kimseden, hiç bir şeyden kaçtığım yok. Vapurundan martıya simit atmak olsa bu şehir, seve seve boğaz da olurum, martı da, simitçi, yolcu, çımacı da olurum. Hele akşamları, normalde 12 dk olan yolu 90 dk çekmesem, daha neler olurum kimbilir!

10 yaşına henüz basmış bir çocuk olsam bu şehirde sokakta oynamama izin verir mi otomobiller? Ne kadar bir alan tanınmış bana oyun oynayabileceğim? Mesela eve kapanmak da istemezdim, hem de bir ablanın refakatinde. Tamam 10 yaşındayım çakmazdım bunun bir oyalama olduğunu. Ama büyüdüğümün farkedilmemesine isyan ederdim ufaktan. Hayal gücümün, bana alınan oyuncaklarla sınırlandığını da anlamazdım tabi. Hiç çamurla oynamamış olurdum. Şu yere düşen yaprağın, daha hangi ağaca ait olduğunu bilmezdim. Okula yürüyerek gitmek varken, trafikte saatlerce tıkılı kaldığım serviste, çok çişim gelirdi de kimsenin umurunda olmazdı.

Bodrum'da bulutlar

Bu yazıyı bir kaç günlüğüne geldiğim ve fakat olmayı istediğim yerde tamamlıyorum. İnsanlar geçiyorlar güneşle aramdan. Oturduğum kafede Billy Holiday çalıyor. Bira biraz ısınmış. Garson telefonuyla oynuyor. Hülya bilgisayarını açmış, ofise gitmeden mesaisini tamamlıyor. Ekrana bakarken pek ciddi. Birasına dokunmamış. Üçüncü kez annemlerle karşılaştık mucizevi olarak. Kedinin teki bir şeyler istiyor. Buraya benimle birlikte gelen bulutlarım dağıldılar. Şimdi daha iyiyim...

Geriş, Yalıkavak 2012

9 Ekim 2012 Salı

Bebek

Doğma büyüme oralı olduğumdan olsa gerek “nerelisin?” diye sorduklarında, İstanbul yerine Bebek’liyim demeyi tercih etmişimdir hep. İstanbul ile en güçlü bağım, çocukluğum ve anılarım. Son zamanlarda yapamıyorum ama canım bir şeye sıkılsa, kaçtığım ilk yer hep Bebek olmuştur. Çünkü sahilde yürümek, neredeyse adım başı tanıdık görmek veya parkta oturmak iyi gelir... (iyi gelirdi diyelim.) Lakin bugün oralara arabayla gitmek ve park yeri bulmak için şerbetli olmak gerek. Üstelik park da benim çocukluğumda daha farklıydı. Şimdiki gibi güdük, renkli ve plastik kaydıraklar yoktu.

Lucca'nın yerinde Türk Ticaret Bankası hizmet veriyordu.

Bebek koyu


Bir semte yeme içme kültürü yerleşiyorsa, o semt tarihinin en köklü değişimine başlamış demektir. Cihangir, Nişantaşı gibi Bebek de kafeleri, restoranları ve büfeleriyle hızla değişti. Galata da benzer bir dönüşümden geçiyor. Bütün torna, aydınlatma vs atölyeleri minik cafe ve restoranlara dönüşüyor.

Bebek Kahve bugünkü gibi değildi. Mesela, Özcan henüz kunduracıydı. Kahvenin başında Abdullah amca vardı. Selo ve Affan servise koşuştururdu. Balıkçı kahvesi versiyonunu hayal meyal hatırlıyorum. Kağıt, okey vs oynanırdı. Sonra caminin yanında böyle olmuyor diye temayı olduğu gibi değiştirmişlerdi. Akabinde popüler oldu zaten. Ortasında ısındığım soba yıllardır yok. Neşeli çay nedir bilen kalmışmıdır acaba?.

Bebek Kahve
Bebek İskelesi (fotoğraf vikipedia)


Park

Doğduğum, Yoğurtçu Zülfü Sokak, Etiler yokuşuna paralel olarak Tevfik Fikret İlkokulu’ndan aşağıya Türk Telekom’a kadar uzanır. Sokağın üç girişinden ilki, sırtını ilkokula verdiğinde, karşıda Rum Ortodoks Kilisesi’nin önündeki dar yoldandır. Yol sizi 260 yaşındaki Kavafyan Konağı’nın önüne çıkarır ki burası Yoğurtçu Zülfü’nün köşesidir. Sağdan yukarı devam ederseniz Lazarist Apartmanı ve Fransız Yetimhanesi’ne kadar gidilebilir.


Rum Ortodoks Kilisesi
Kavafyan Konağı / Fotoğraf Perihan Balcı
Kavafyan Konağı (1750)
Yoğurtçu Zülfü Sokak yukarıda Lazarist Apartmanına uzanır.

Mihail, Lazarist'te oturduğu zamanlar biz de apartmanın boğaz manzaralı bahçesinde hep beraber oyunlar oynardık. Markela Teyze'yi her zaman o dik yokuşu inerken; Yorgo Amca'yı ise akşam iş dönüşü yokuşu tırmanırken hatırlıyorum. Lazarist bugün özel mülk olduğundan girilemiyor. Fransız Yetimhane’si ise “residence’’ yapılmak üzere vakıflarca el konulmuş.* Mihail, Markela Teyze, Yorgo Amca ve elimize doğmuş Dimitri uzun süredir Atina'da yaşıyorlar. Bu satırları yazarken onları ne kadar çok özlediğimi fark ettim.

Yoğurtçu Zülfü Sokak

Eski Katolik Yetimhanesi ve Sacre Coeur Fransız Kilisesi'ne çıkan merdivenler

Eski Katolik Yetimhanesi bizi oyun alanımızdı.

Madam Katina'nın evi daha sonra Özel Yıldız Okulu oluverdi.

Balkonlu daire, doğduğum ev.


Kavafyan Konağı’nın önünden aşağı dümdüz devam ederseniz eskiden santral bugün Telekom denen yere dolayısı ile ana caddeye inmiş olursunuz. Yol boyunca solunuzda artık iki şirkete ev sahipliği yapan binalar yükselir. Müstakil ve ahşaptırlar. Çocukluk aşkım ve kuzenlerim yan yana otururlardı. Sağımızda yükselen bina ise eski Katolik Yetimhanesi'dir ki bahçesi bizim oyun alanlarımızdan biriydi. Hemen üstündeki kilisenin de üstünde, Saint Benoit Lisesi’nin, o zamanlar yurt dışından gelen öğrencileri ağırladıkları, bizimse“kamp” dediğimiz yerleşke vardı. Bebek’ten Korter korusuna baktığınızda görülen saat kulesi buradadır. Yine bugün giriş çıkışları kontrol edilen ama artık içerde ne olduğunu bilmediğim bir yer. Lakin çocukken kimse girip çıkmamıza karışmazdı. Korter korusuna da buradan geçerdik zaten. Koru bizim için koca bir ormandı. Bir kaç yıldır otel yapılacak söylentileri duyuyoruz aslı astarı var mı bilmiyorum.

Sacre Coeur Fransız Kilisesi / Bebek

Sacre Coeur Fransız Kilisesi avlusundaki Meryem heykeli / Bebek


Bebek

Bebek eskisi kadar kucak açmıyor artık. Çok değişti. Geçirdiği dönüşümü gerekli görebilirim ama değiştirilme biçimini sevmiyorum. Kafasına vurulup hafızasını kaybetmiş sanki. Yazıya girerken şehirle aramdaki en güçlü bağ olduğunu söylemiştim. Oysa işgal edilmemiş bir anılarım kalmış. 


2 Ekim 2012 Salı

Şerefe

Her zaman ki gibi Tolga önce gelmiş. Bahar da onun karşısında, yaz güneşinin bahşettiği bütün kontrastlara bürünmüş rakısını içiyor. Bülent ve Çağdaş daha sonra ilişmişler masaya. Mezeler ortaya düşmüş, muhabbet rayına oturmuş. İstanbul trafiği malum, biz de bir saat sonra teşrif edebiliyoruz Çukur Meyhane'ye. Hemen ardımızdan Burak ve Elif de geliyorlar. Elif bira sipariş ediyor. Kayhan, Pınar, Didem ve diğerlerinin mazeretleri var. Olsun onlara da kadehler kalkıyor. Masada muhabbet güzel oluyor.

Adına "Buluşkan" dediğimiz buluşmalarımızın duyuruları.
Aklımıza estikçe buluşuyoruz, haliyle periyodik bir takvimimiz yok. Bir sonraki toplandığımızda ise okula girişimizin 20 yıl dönümü kutlanacak. İlk buluşmamıza yine Çukur Meyhane ev sahipliği yapmıştı. Bugün 11. toplantı için de Çukur'dan yer ayırtıldı. Yaklaşık iki senedir Beyoğlu'nun sokaklarında masa olmadığından, meyhaneye adını veren Çukur bölümde oturduk. Kuvvetle muhtemel, burası, üzerimize yükselen binanın eski kömürlüğüydü. Tabandan duvarlara tırmanan fayans her gittiğimde boş bir havuzun içindeymişim duygusu uyandırır ve burayı çok severim. Gösterişli değildir. Lakin müdavimi boldur ve burayı özel kılan şeylerden biri de Aret'in kendisidir.

Öğrencilik yılları (92-96) Muhtemel ki kantindeyiz.
Sınıfta
Cumhuriyet Meyhanesi
Çukur Meyhane
Buluşkan 11 / Çukur Meyhane

Son bir araya gelişlerimizde konu edildiğinden, güneye göçme meselesi merakla izleniyor elbette. Bu sefer de konusu açıldı. Sorular soruldu, tespitler, haklı eleştiriler, şakalar ve yorumlar yapıldı. Arkadaşlarımın söylediklerini önemserim. Çoğu zaman bir fikre bürünür sözcükler. Kafamdaki kurguya bir taş da onlar koyar işimi kolaylaştırırlar. Ya da bazı şeyleri sil baştan ele almama neden olur. Bu sefer gemileri yakmak konusu bir kaç adım öne çıkınca bana düşündürdüklerini yazayım dedim.

"Söz eyleme dönüşmedikçe gevezelikten başka bir şey değil." diyerek özetlemek mümkün eleştirileri. Hatta yaz başı Bodrum'da da benzer bir eleştiriyi şaka yollu almıştım. "Annen bir günde yerleşti sen bir senedir bizi oyalıyorsun" diye. Bana zaman tanımamakta ısrar eden bir tarafı varmış gibi geliyor. Bir o kadar da içime tutulmuş fener sanki.

Lakin korkularımı nasıl tarif edebilirim ki? Can simidim benim onlar. Kafam karıştığımda dönüp baktığım şeyler. Annenin yüzüne bakmak, ifadesinden yardım almak gibi. Bir sonraki adımın rehberi. Bazen dur diyor, bekle iki dakika. Keşke söylendiği gibi gemileri yakabilsem. Şimdi atlasam arabama ve ardıma hiç bakmadan gitsem. Bunu yapabilen var mı sahi? Yapsa da gittiği yerde tutunabilen. 20 yaşımda olsam gemileri yakabilirdim belki. Kanım daha deli akıyorken, kendimi ölümsüz sanıyorken düşseydi içime gitmek... Giderdim belki ama eminim sıkılır dönerdim de gerisin geri.

Peki ya tercih etmişsem çift olmayı, tek başına daha rahat hareket edebilecekken ve hatta bu tercih, biri bir ile toplayınca sonucu üç veriyorsa, yakılabilir mi kolayca gemiler?

İnandığım aşkı nasıl tarif edebilirim ki? Aşk bir kadını çok sevmek mi sadece? Nehrimde güvenle yüzmesini beklerken, onun sularında yüzmeyi yeniden öğrenmek desem anlaşılır mıyım? Kalp atışlarımızın aynı senkronda atacağı günü bekliyorum desem çok mu saçma olur? Gün gelecek düğümlerimizi usul usul çözeceğiz ve kendimizi yeni bir nehrin sularına bırakacağız. Yakındır, beraber yüzeceğiz. Bunun için beklemeye değmez mi sahi?

Hem gemileri yakınca ne kalır ki geriye? Ve kül hiç bir işime yaramaz ince ince örecekken geleceği...

Şerefe

29 Eylül 2012 Cumartesi

SSS

Eylül’ün sonu güzel geçiyor. Üstelik bugün pek sakin ve huzurlu. Oraya buraya bölük pörçük yazdığım notları toparladım az evvel. Çevremden gelen sorular için açtığım dosyaya bakarken, hadi dedim bu sorulardan yola çıkarak bir yazı hazırlayayım.

İstanbul’dan ayrılma planlarımla ilgili gelen sorular içinde iki tanesi fazlasıyla öne çıkıyor ve ikisi de ekonomiyle alakalılar. Birincisi oralarda nasıl geçineceğim, ikincisi ise maaşla çalışıyor olup da nasıl yatırım yapabildim?

İlk soruya verecek cevabım basit. Bunca yıl ne iş yaptıysam aynını yapmaya devam edeceğim. Mekan işletmekten anlamam, hesap kitap tutmuşluğum yoktur. Turizmle ilgili hiç bir sektörde çalışmadım. Fatura nasıl kesilir, irsaliye nedir, stopaj, kabotaj nedir bilmem. Tek bildiğim tasarım yapmak. İstanbul’dan 2 müşterimle, güneyde geçinirim demesi kolay ama yapması zor olsa da, kalkışacağım şey illa ki bu olacak.

Çalışırken ihtiyacım olan tek şey bilgisayarım, internet ve güzel bir müzik.



Ortakent'teki Muğla Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde eğitmenlik yapmak gibi bir alternatifim de var. “Bir sene dene, en azından seni oyalar” diyenlerin sayısı hiç de az değil. Çocuk kitapları resimlemek de severek yapabileceğim bir iş olabilir. İlk aşamada düşünmeden bunları sayabilirim.

Aslında “nasıl geçineceksin?” sorusu, var olan yaşam standardını kaybetme tedirginliği içeriyor gibi geliyor bana. Öyle ya bunca yıl çalış, kariyer sahibi ol ve tırnaklarınla kazıyarak geldiğin noktadan bir çırpıda geri dön. Olacak iş mi?

Yatırım yapabilmenin yegane formülü tasarruflu olmaktan geçiyor bana göre


Bugüne değin parayı dert ederek yaşamadım. İşimi iyi yapayım gerisi gelir diye inandım, öyle de oldu. İstanbul’la kıyaslandığında, güneyde yaşamak için azı zaten yeterli oluyor. Kaba bir hesap yapınca ortaya çıkıyor. Mesela şu an ödediğim kiranın 4’te 1’i ile Bodrum’da küçük bir ev tutabiliyorum. Her ay iki yüz lira verdiğim otopark parası cepte olacak mesela. Aynı zamanda benzin tüketiminin de yarı yarıya azalacağını hesapladım. İstanbul’da 4 liraya aldığım domatesi 50 kuruşa alacağım. Kış boyunca burada doğalgaza ödeyeceğim paranın 5’te 1’i ile ısınmak mümkün.

İkinci soruya ise; bir şeyi çok istemekle, ihtiyaç arasındaki ayrımı görebilmek önemli yanıtıyla giriş yapmak istiyorum. Maaşlı çalışıyorsanız bu farkı iyi bilmek zorundasınız zaten.

Cebindeki para izin vermediği halde satın alma yollarını zorlayarak tasarruf yapmak pek mümkün değil. Hele ki maaşla çalışıp, kredi kartlarından geçinerek bel doğrultmak olanaksız. Şimdi düşünüyorum da, hayatım boyunca kullandığım 2 kredi kartım olmuş. Buna karşın beraber çalıştığım kimi mesai arkadaşımın en az 4-5 kredi kartı olduğunu bilirim. Her biriyle diğerinin borcunu kapatmaya çalışırlardı. Altından kalkamayacağım bir borca asla girmedim.

Teknolojiyi takip etmek önemli olabilir ama her yeni modeli elde etmek üzere kuyruklara girmeyi anlamıyorum. Mesleğim gereği bir bilgisayar ihtiyacımdır ama iPhone, Playstation, farklı modelde tabletler vs. gereksizliğini sürdürüyor benim için. Sıkıcı bir adam gibi görülebilirim lakin sistem tüketmemi istediği için değil ihtiyacım kadarını tükettiğimden yatırım yapmaya gücüm oluyor.

Reklamcıyım ama marka sevmiyorum. Ayağıma giyecek bir ayakkabıya ihtiyacım varsa Nike olmalı gibi şekilci tavırdan uzağımdır. Şu moda bu moda diye gardırobumu sezona göre yeniden düzenlemedim hiç.

Zaman ve sabrı da atlamamalı. Çünkü hiç bir şey gökten zembille inmiyor. Hayalinizi kurduğunuz şeyin kurgusu için zaman gerek; o süreci de iyi değerlendirilmek gerek. Mesela bütün bir tatili, deniz kıyısında ayaklarımı fotoğraflayarak geçirmek bana göre değil. 1-2 gününü etrafı keşfetmeye çıkmak, yeni insanlar tanımak kurduğum hayallere çok yardım etmiştir.

Gelen iki sorunun çokça sorulması ve ekonomiyle alakalı olması sebebiyle, bir hayali kurgulamanın arka planında neler olduğunu kaleme almaya çalıştım. Tabi kişiye göre yol, yöntem veya arka plan değişebilir. Çünkü herkesin parayla ilişkisi farklı. Şunu biliyorum ki para, “hayata bir kere geliyoruz” diye acemice yönetilecek bir araç değil. Üstelik paradan daha değerli şeyler var ki insanı zengin eder. O da başka bir yazı konusu. Yoksa Para yönetimiyle ilgili tek enstrümanım, babamın “cebindeki paranın %51’ini harcıyorsan zenginsin” nasihatidir.

Serdar Benli’nin “Bodrum’da iş yapmak” yazısını ve bu konuya değindiği diğer yazılarını okumanızı öneririm.

18 Eylül 2012 Salı

Amcasından bir öğüt

1990’da bir kaç aylığına dil öğrenmek üzere İngiltere’ye giderken, babam cebime harçlık koydu. Paranı dikkatli harca diye tembihledi. 3.5 saat uçtum. Bir aile yanına yerleştim. Pound’u, liraya çevirerek hesap yaptığımdan ilk hafta aç kaldım. Ardından trafik dahil her şeye alıştım. Sigara içmeye başladım. Üstüne birinci körfez savaşı patlak verdi. Aynı süreçte de dil kursum bitti, döndüm gerisin geri. Cebimdeki paranın kalanını babama teslim ettim. Sevindi. Verdiği para 5 ise 3’ünü geri getirmiştim. Gülümseyerek “Amcana çekmişsin” dedi.

Pek nadir bir araya geliriz, belki Bodrum'da bu durum değişir.

Amcam, babamla birlikte uzun yıllar kuaförlük yaptı. Ardından kendi salonunu açtı. Hızla yenilenen ve büyüyen rakiplerine karşı fazla direnemedi. Kuaförlüğü bıraktı. Salonu kapattıktan sonra bir tanker aldı. Apartmanlara mazot dağıtmaya başladı. Dallas’lı yıllar henüz bitmişti. Haliyle “Hilmi Ewing” esprileri döndü durdu. Amcam bundan pek hoşlandı. Aksilik bu ya doğalgazla da rekabet edemedi. Yine yeni bir çıkış yolu buldu. Evini sattı, ev aldı. Onu sattı toprak aldı, toprak sattı yazlık aldı. Aldı sattı, aldı sattı. Arada iki kalp krizi geçirdi. Sigarayı bıraktı. Uzun yürüyüşlere başladı. Kilo verdi. Önce Antalya’ya sonra Bodrum’a yerleşti.

Bütün bu süreçte bana tek bir öğüt verdi: “Yatırım yapmak istiyorsan; şehir nerede bitiyorsa, oradan toprak al”